Yunuslarla Randevu: Eilat-İsrail

Sevgili arkadaşımız, "yunus-sever" Serpil'in yunuslarla dalıp "hacı" olma zamanı gelmişti ve biz de bu durumdan vazife çıkarıp derhal seyahat hazırlıklarına başlıyoruz. 2001 yılı başlarında internetten otel ve dalış rezervasyonu işlemlerine girişiyoruz. Benim elime pasaportları tutuşturup, git sen bunlara bir vize al bakalım diye elçiliğe yolluyorlar. O zamanlar Gaziosmanpaşa'da bulunan İsrail Elçiliğinin olduğu sokağın girişinde taksiden inmek zorunda kalıyorum çünkü elçiliğin korunması için sokak bariyerlerle kapatılmıştı. Kapıya vardığımda lapa lapa kar yağmaya başlıyor. Bir an önce işlemleri bitireyim de sıcak bir yere sığınayım diye düşünürken, bana burada sıraya girin diye gösterdikleri yer oldukça garipti: sokağın karşı kaldırımında 2-3 kişi daha kar altında sıraya giriyoruz. Sonra nihayet içeri alınıyorum ama üzerimdeki palto dahil çıkarılıyor, kendim ve çantam dikkatlice elektronik bir taramadan geçiriliyor. Bu paranoyak düzeydeki güvenlik önlemlerine rağmen işlemler kısa sürüyor ve ertesi gün vizeli pasaportları alabiliyorum.

İsrail'e İstanbul'dan Tel Aviv'e THY tarifeli uçağı ile gitmeye karar veriyoruz çünkü İsrail'in ulusal havayolu El-Al ile ilgili duyduğumuz hikayeler inanılır gibi değil. Ancak, bizim gitmek istediğimiz Eilat yerleşimi ülkenin güney ucunda bulunduğundan orası için ayrı bir aktarma gerekiyor. Garip bir uygulama nedeniyle THY ile uçunca iç hat uçaklarına bilet alamıyoruz. O zamanlarda haberlerde oldukça sıkça duyduğumuz otobüs gibi sivil ulaşım araçlarına yerleştirilen bombalar nedeniyle Tel Aviv'den Eilat'a olan bölümü araba kiralayarak geçmeye karar veriyoruz. Tabii bunun ne kadar güvenli bir yöntem olduğunu kestiremediğimiz için Lonely Planet forumuna soruyoruz. Gelen yanıtların bir kısmı hiçbir problem olmayacağını söylerken, bazıları ise bize açık hedef olacağımızı söylüyorlar. Sonunda daha uygun bir seçenek olmadığı için bu riski göze almaya karar veriyoruz.

Yaklaşık 1,5 saatlik bir uçuş sonucunda Tel Aviv'e varıyoruz. Pasaport kontrolü için kuyruğa giriyoruz ancak zannedersem bir de Fransa'dan bir turist kafilesi var, kuyruk acaip kalabalık, bir itiş-kakış durumu söz konusu. Benim yanımda duran ama sürekli önüme geçmeye çalışan Fransızca konuşan bir yaşlı gruba kibarca yaptığımız uyarı kafi gelmeyince ben Türkçe ağzıma geleni söylüyorum. Ancak onlar kazanıyor, grup halinde önümüze geçiyorlar. Sonunda biz dört kişi bir köşeye çekiliyoruz ve komedi başlıyor. Özcan ve ben bir kenara, Serpil ve Mustafa 5 metre kadar ötemizde, iki ayrı görevli tarafından uzun bir sorgulama süreci başlıyor: neden geldik, İsrail'de ne yapacağız, öbür çifti nereden tanıyoruz, kaç yıldır tanıyoruz, pasaporttaki Mısır vizesi nedeniyle, sorular, vs.vs. Sorgulama bir türlü bitmiyor ve ben artık kamera şakası felan yapılıyor herhalde diye gülümsüyorum. Sonunda terörist olmadığımıza bir şekilde kanaat getiriyorlar ve tatilimiz başlıyor. Havaalanındaki oto kiralama acentalarından Sixt en uygun görünüyor ve bir sedan araba kiralayıp, dalış çantaları ve bavulları tıkmaya çalışıyoruz, tabii bagaja sığmadığı için arkada oturan Serpil ve benim aramda dalış çantalarından bir dağ oluşuyor. Tel Aviv'den Eilat'a doğru yola koyuluyoruz, arabayı Mustafa kullanıyor. Etraf tipik bir Akdeniz iklimi görüntüsünde ancak biz güneye ve ülkenin merkezine doğru ilerledikçe coğrafya değişiyor, daha bir bozkır-çöl karışımı görüntü alıyor. Etraftaki tabelalar hem İbranice, hem de normal latin harfleriyle yazılmış, fazla zorluk çıkmıyor. Bir yerde mola verip karnımızı doyurmaya karar veriyoruz, yol kenarında dinlenme tesisi gibi bir yere arabayı çekip daha sonra müptelası olacağımız içi falafel köfteli pitalara yumuluyoruz. Bu arada bazıları kocaman füzeler taşıyan bir askeri konvoy da aynı yerde mola veriyor, etrafı askerler sarıyor. Ancak bu askerler bizim görmeğe alıştığımız gibi değiller, yaka paça bir yanda, bazılarının saçı uzun. Ben koca konvoyu ve füzeleri görünce bir savaş çıktığına kanaat getiriyorum, hemen Türkiye'de haberlerde yayınlandığını, zaten garip yerlere gidiyoruz diye bize kızan anne ve babamın panik içinde olduklarını hayal edip telefona sarılıyorum. Neyse ki annemin sesi gayet normal ve anlaşılan bu rutin bir konvoy İsrail için.

Tekrar yola koyulup akşamüstü Eilat'a varıyoruz ve önceden ayarladığımız otelimize yerleşiyoruz. Otelimiz Eilat havaalanı bitişiğine inşa edilmiş ve akşam uyurken uçak indiğinde ben bizim odaya indi zannediyorum, biraz gürültülü.

Ertesi sabah heyecanlı gün, hemen dalışları ayarlamak üzere Dolphin Reef dalış merkezine gidiyoruz. Burada bize yunuslarla dalışın da olduğu bir paket öneriyorlar, makul geliyor ve kabul ediyoruz. Dolphin Reef deniz kenarında bir çiflik gibi mübarek, her yerde tavuklar, tavus kuşları, kediler, köpekler, denizde de yunuslar var tabi ki. Deniz kıyısındaki iskeleden oldukça geniş bir bölümün etrafı telle çevrilerek yunuslar için bir nevi sığınak yapılmış. Bu sığınağın denize açık bir bölümünün olduğunu, isteyen yunusların dışarı çıkıp yüzdükleri anlatılıyor. Hemen iskeleye gidip yunusların beslenme seremonisini izliyoruz. Hazırlanmış platformlara çıkan eğitmenler yunusları hoplatıp zıplatıp çeşitli numaralar yaptırıyorlar, mükafat olarak da balık veriyorlar.

Öğleden sonra rehberimizle birlikte ilk dalışımızı yapacağız, rehberimiz İtalyan asıllı bir İsrailli olan Eitan. Önce yunuslarla dalarken nelere dikkat edeceğimiz -örneğin yunusların fotoğrafını çekerken flaş kullanmak yasak- konulu bir brifing alıyoruz ve dalış başlıyor. Yunus dalışı en derin yeri 12 metre civarında olan bu telle çevrili alanda yapılıyor. Dalış haricinde şnorkelle de yunuslarla birlikte yüzebiliyorsunuz. Dalışta yunuslar sağınızdan solunuzdan geçiyorlar, bazen hepsi bir araya toplanıyor, bazen de etrafta hiç gözükmüyorlar. Rehberi tanıdıkları için ona gidip kendilerini kaşımasına izin veriyorlar. Biz de bunu fırsat bilip biraz dokunmaya çalışıyoruz. Yunusların hepsinin bir ismi ve değişik hikayeleri var, kimisi Rusya'dan gelmiş, kimisi burada doğmuş. Yunuslarla bir dalışımızı kameraya çektirmeye karar veriyoruz, dalış sonrasında birer vhs kasetimiz oluyor. Bu dalış esnasında genç erkek yunusların cinsel hayatı öğrenme süreçlerine denk geliyoruz. Dört beş tane erkek yunus erkeklik organları dışarıda birbirlerine değdiriyorlar. Ben Özcan'a durumu anlatmaya çalışırken kameraya yakalanıyorum, üstüne üstlük Özcan da ne anlatmak istediğimi anlamıyor. Yunuslardan biri Mustafa'nın paletiyle oynuyor.

Dolphin Reef çiftlik hayatı

Rehberimiz Eitan, Mustafa ve Şişkolar

Dalış paketimizde yunuslar haricinde de değişik yerlerde dalışlar var. Eilat tipik bir Kızıldeniz flora ve faunasına sahip ama mercanlar daha az gibi. Yine de bu dalışlarımız da hoşumuza gidiyor, Serpil ve Özcan fotoğraf çekiyorlar. Bir dalışta Sufa isimli batık dalışı var ve dalıştan önce hikayesini öğreniyoruz. İsrail bu hücumbotlarını 1969 yılında Fransa'ya sipariş vermiş, gemiler yapılmış ancak Fransa'nın İsrail'e ambargo koyması nedeniyle parası ödenen gemiler İsrail'e bir türlü teslim edilmemiş. Sonunda İsrailliler gizlice bir timi Fransa'ya yollamış ve gemileri kaçırıp getirmişler. Yirmi yıllık hizmet süresinden sonra 1994 yılında bu gemiyi üzerinde yeni bir hayatın başlaması için batırmışlar.

Bu arada biz arabamızı yaptığımız anlaşma gereğince daha küçük bir modelle değiştiriyoruz, dalış haricinde etrafta turluyoruz. Eilat bizim Akdeniz kıyısındaki yerleşimlere benziyor, oteller, restoranlar ile turistik bir yer. İsrail'in Kızıldeniz'e olan yaklaşık 7 km. şeridi üzerinde yer alıyor. Körfezin bir ucunda Mısır, diğer ucunda ise Ürdün ve Suudi Arabistan yer alıyor ve durduğunuz yerden rahatlıkla görünüyor. Genelde vaktimizi Dolphin Reef'te çiftlik hayatı gibi, rehberlerle muhabbet ederek geçiriyoruz.

Orada olduğumuz zamana denk gelen ve Musevi bayramı olan Purim için Dolphin Reef'te parti verilecekmiş ve bizi de davet ediyorlar. Partiye gelen gençler değişik kıyafetler giymişler ve inanılmaz feci bir tekno müzik eşliğinde eğleniyorlar. Müzik bizim yaşlı grubu fazla açmıyor ve bir-iki biradan sonra partiden kaçıyoruz.

Akşamları Eilat'ın sokaklarında dolaşıp karnımızı doyuracak değişik yerler arıyoruz. Genelde mutfakları bize benziyor, dönere benzer şavarma dürüm yapılarak yeniliyor, nohuttan yapılan köfte olan falafel ise pide arasında bol acılı çok güzel oluyor. Grubun kasasını Serpil'e vermenin cezasını biraların karneye bağlanmasıyla ödüyoruz. Bir akşam yemek yediğimiz lokantanın olduğu meydanda yerel müzikler çalıyor ve oradan gelen geçen insanlar kendiliklerinden yerel danslar yapıyorlar, ilgiyle seyrediyoruz. Melodilerin bazıları tanıdık geliyor. Yine bir akşam yemeğinde kendi aramızda muhabbet ederken yan masadan genç bir hanım hangi lisan ile konuştuğumuzu soruyor, biz de Türkçe diye cevap veriyoruz. Yanında oturan yaşlı hanım önce çekingen bir şekilde sonra daha samimi olarak bizimle Türkçe sohbet ediyor. Kendisi İstanbul'da doğmuş, büyümüş bir Yahudi, aksansız bir Türkçe konuşuyor, sonra İsrail'e göç etmiş. Ben çok güzel Türkçe konuşuyorsunuz deyince, duygulu bir şekilde "ah kızım anadili hiç unutulur mu" diyor.

Rehberimiz Eitan, canayakın bir insan ve bizimle epeyce ilgileniyor. Ona bir akşam yemek ısmarlamak istiyoruz ve patlayana kadar et yenilen Brasil diye bir restorana gidiyoruz. Tabii Serpil vejeteryan olduğu için ona çok uygun oluyor bu seçim, karneye bağlanan biraların intikamı yerde kalmıyor :-)) Restoranda masanın üstünde bir yüzü yeşil, öbür yüzü kırmızı boyalı tahta kutucuk var. Yeşil taraf üstteyse siz kırmızı tarafı çevirene kadar aralıksız olarak et servisi yapıyorlar, patlamaya yakın kırmızı tarafı çeviriyoruz. Yemekte rehber bizim İsrail ile ilgili tüm merak ettiğimiz konulara sabırla cevap veriyor. İsrail'de kadınların da askere gittiğini, askerlik süresinin 3 yıl olduğunu söylüyor. Çok merak ettiğimiz etrafta tüfekle dolaşan sivil genç insanların ise askerlik sonrası yoklama dönemi gibi bir şey olduğu için hala silah altında olduklarını söylüyor. Kendisinin de askerlik görevini yaparken keskin nişanci (sniper) olduğunu da belirtiyor. İçimizden kaç kişiyi öldürdüğünü merak ediyoruz tabi ki. Ayrıca İslamla Yahudilik arasındaki benzerlikler de dikkatimizi çekiyor. Ancak anlaşılan Yahudilerin bazı kuralları daha sıkı. Örneğin Türkiye'de domuz eti satılabildiğini öğrendiğinde, İsrail'de o dükkan sabaha kalmaz ateşe verilir diyor. Ayrıca Yahudilerin pulu olmayan diğer bütün deniz hayvanlarını yemelerinin yasak olduğunu söylüyor, yani bir kalamar tava, bir midye dolma, bir ahtapot salatası mümkün değil İsrail'de. Eilat'ta her dükkanın, her binanın girişine asılan ince uzun yaklaşık 10 cm. uzunluğundaki çubuğun da dini bir sembol olduğunu öğreniyoruz. Zannedersem, Musa Peygamber zamanındaki bir efsaneyle ilgili. Mısır Firavunu Ramses'in Yahudilere yaptığı eziyetler sonunda Musa Peygamber rüyasında Ramses'in oğlunun öleceğini görür ve Firavunu uyarır ama Firavun onu dinlemez. Tüm Yahudi evlerinin kapılarına bir işaret konur ve o akşam bir şekilde bu işaretin bulunmadığı evlerdeki erkek çocukları sabahı göremez. Bu koruyucu işarete istineden bir sembol olabilir mezuza isimli bu nesne.

Gelmeden önce internette resimlerini gördüğümüz sualtında inşa edilmiş ve değişik bir şekilde dekore edilmiş Red Sea Star isimli restoranı ziyeret etmek istiyoruz ama Özcan'la Mustafa'ya cazip gelmeyince Serpil'le ben yalnız gidiyoruz. Değişik bar ve restoran bölümlerinden oluşan binanın içi hakikaten ilgi çekici, siz masada oturuken yanınızdaki pencereden çeşitli mercanları ve üzerinde dolaşan tropikal balıkları zevkle seyredebiliyorsunuz. Kızıldeniz'e sadece 7 km.lik bir sahil şeridi olmasına rağmen bunu gayet güzel değerlendirmeye çalışan İsraillileri takdir ediyoruz. Çünkü bizim ülkemizde pek olmayan koruma alanları, mercan bahçeleri oluşturup doğal sualtı hayatını zenginleştirmeye ve korumaya çalışıyorlar. Bu koruma alanlarına yaptığımız bir dalışta gizli servis ajanlarına benzer, kulaklarında dinleme cihazı olan, siyah güneş gözlüklü korumalardan ciddi bir brifing alıyoruz ve mercanlara yanlışlıkla dokunanın vay haline mesajını içimize sindiriyoruz.

Red Sea Star Sualtı Restoranı

Serpil'in doğum günü geziye denk geliyor ve Mustafa ona güzel bir doğumgünü hediyesi ayarlıyor. Serpil eğitmenlerle birlikte platforma çıkıp yunusları besleme ve çeşitli numaralar yapma seremonisine katılıyor, ben de onu kamerayla tesbitliyorum, böylece hacı olma işlemi tamamlanıyor. Dolphin Reef'teki hediye mağazasından kendimize bir örnek Big Blue film afişinin olduğu havlulardan ve yunuslu kolyelerden satın alıyoruz.

Dalışları tamamlayıp, Dolphin Reef'teki ekiple vedalaşıyoruz ve Eilat civarında turlamaya karar veriyoruz. Tur sırasında benim şehircilik derslerinden birinde okuduğum bir Kibbutz yerleşimine denk geliyoruz. Kibbutzlar Yahudi yerleşimciler tarafından kurulan genellikle kollektif çiftçilik faaliyetleri ile geçimini sağlayan komünal bir yerleşim biçimi. Ziyaret ettiğimiz kibbutz tam anlamıyla çöl ortasında bir vaha gibiydi, etrafını çevreleyen kurak topraklar ve gri dağlar arasında bakımlı sokaklar, yemyeşil alanlar ile bir tezat oluşturuyor. Ayrıca İsrail'e özgü dağ keçilerinin de bulunduğu doğal koruma alanını da ziyaret ediyoruz ama ben keçi felan göremiyorum. Yol boyunca İsrail'in çöl koşullarında yaptığı tarım alanlarının yanından geçiyoruz. Kilometrelerce devam eden bu görüntüyle İsrail'in dolaştığımız bölümlerinde sürekli karşılaşıyoruz. Siyah çadır gibi uzayan bu kapalı alanlarda sulu tarım yapılıyor ve envai çeşit sebze meyve yetiştiriliyormuş.

Yeryüzünün en alçak noktası olan Lut Gölü (Ölü Deniz) kıyısında bir termal otele gidiyoruz. Üstümüzdekileri kilitli dolaplara koyup mayolarımızı giyiyoruz. İçeride termal havuzlar var ama kükürt kokusu dayanılacak gibi değil. Dışarıda faydalı olduğu iddia edilen çamurlarla tüm vücudumuzu kaplıyoruz, birer heykel haline geliyoruz. Yine faydalı olan termal ılık sularda duş alıyoruz. Sonra turistik bir mini trene binip Lut Gölüne varıyoruz. Bu gölün özelliği deniz seviyesinin 397 metre altında olması ve %33 gibi son derece yüksek tuz oranı. Gölün kıyısında aşırı tuzdan tuz öbekleri oluşmuş, etrafta değişik ülkelerden turistler var, karşı kıyılar ise Ürdün. Su nedense çok soğuk ama hepimiz suya giriyoruz. Yüksek tuz oranı sayesinde neredeyse suya oturabiliyorsunuz, garip bir his veriyor insana. Yanlız göze kaçmamasına dikkat etmeli, açık yaraları da feci yaktığını Mustafa'dan öğreniyoruz. Faydalı çamurlardan ve banyo tuzlarından hatıra olarak alıyoruz.

 

 

Lut Gölü'nde

Faydalı çamurlar sonucunda güzelliğimize güzellik kattık

Ertesi sabah bavulları arabaya tıkıp kuzeye doğru yola koyuluyoruz, şimdiki rotamız Kudüs. Artık alıştığımız kontrol noktaları Filistinlilerin yaşadığı Batı Şeria bölgesine doğru ilerledikçe daha sıklaşıyor. Yol boyunca Mustafa bize Türkiye'den getirdiği Kayahan kasetini dinletiyor. Bir dinlenme molasında dükkan sahibiyle muhabbete giriyor ve ona hediye olarak bu kaseti veriyor.

Maalesef Kudüs için vaktimiz çok az, arabadan etrafı seyredip bir yandan da yol bulmaya çalışıyoruz. Üç din için de kutsal olan bu şehirde eski kent merkezine doğru ilerliyoruz, bir dönemeci dönünce karşımıza Mescidi Aksa'nın altın gibi parlayan kubbesi çıkıyor. Eski kent merkezinin etrafında sur boyunca dolanan yol kenarında pek çok dini yapı, Ermeni, Hristiyan kiliseleri ve dini kıyafetli insanlar gözümüze çarpıyor. Daha önce New York'ta gördüğümüz lüle saçlı, takkeli Yahudiler etrafta dolaşıyorlar. Ağlama duvarını ziyaret etmek için arabamızı park ediyoruz ve kadın-erkek ayrılmış kapılardan aranarak etrafı duvarla çevrili bir meydana giriyoruz. Karşıdaki duvar Yahudilerce kutsal olan Ağlama Duvarı ve duvara sarılarak, sallanarak, kitaplardan dualar okuyarak ibadet ediyorlar. Kadın ve erkekler duvarın ayrı bölümlerinde dua ediyorlar. Erkek tarafında din adamları ve aile gruplarından oluşan bir iki grup bar mitzvah töreni yapıyorlar. Yahudi erkek çocuklarının 13 yaşına gelip de dini sorumluluklarının başladığını gösteren bir törenmiş bu. Ailenin kadınları kendi taraflarından izliyorlar bu töreni ve arada zılgıt çekiyorlar, biz de ilgiyle izliyoruz. Ben de duvara gidip bildiğim bir duayı okuyorum. Duvarın her bir çıkıntısına minik dilek kağıtları sıkıştırılmış, anladığım Tanrı'dan isteklerini bir kağıda yazıp duvara sıkıştırıyorlar. Bazı insanların duvarı terkederken arkalarını dönmemek için tüm meydanı geri geri yürüdüklerine şahit oluyoruz. Sonra meydanda İbranice bir anons yapılıyor, biz anlamıyoruz ama aradan biraz zaman geçince meydanın bir şüpheli paket nedeniyle boşaltıldığını anlıyoruz. Diğer insanlarla birlikte meydana yukarıdan bakan başka bir bölüme alınıyoruz. İsrail polisi gelip şüpheli paketi uzaktan fünye ile patlatıyor. Orada beklerken konuştuğumuz gençlerin Amerika'da yaşayan Yahudiler olduğunu öğreniyoruz ve bu tür olaylara alışmış bir şekilde, sürekli oluyor bunlar diyorlar.

Tekrar yola koyulup Tel Aviv'e doğru yöneliyoruz, artık havaalanına gidip memlekete geri döneceğiz. Havaalanında yine bir aranma komedisi yaşıyoruz. Özcan'la beni bavullarımızla birlikte karşısına alan genç kadın görevli ahret sorularına başlıyor, İsrail'deyken kimleri ziyaret ettiniz, kimlerle tanıştınız, e-posta adresi aldınız mı, vs.vs. Bu paranoyaklığa alıştığımız için sabırla cevap veriyoruz. Ben bir yandan da yan masada eline eldiven geçirmiş başka bir görevlinin bir yolcunun bavulunu didik didik aramasını izliyorum. Bizim sorgumuz devam ederken bir anons yapılıyor, normaldir havaalanında zaten sürekli anons yapılır ama görevli kadın bize kendisini izlememizi söylüyor. Bavullarımız ortada felan demek istiyoruz ama dinlemiyor, meğer yine bomba ihbarı yapılıyormuş. Bir süre sonra tekrar bavulumuzun başına dönüyoruz, neyse ki fazla abartmıyor, nihayet tekrar uçağa binip memlekete doğru yola çıkıyoruz.

Özcan'ın sualtında çektiği Eilat fotoğrafları için buraya tıklayabilirsiniz...