Zengin Kıyı: Kosta Rika

Yine haritalar, kitaplar, hava durum raporları önümüzde açık, Baysal çiftiyle gezi programı yapıyoruz. Herşey kararlaştırılıyor, otel ve dalış merkezine e-posta atılıyor, biletler alınıyor ve önce KLM, sonra da yine KLM'nin bir bağlantılı şirketi olan Martin Air ile uçacağız. Martin Air şimdiye kadar bindiğim en kötü havayolu, Delta bile yanında iyi kalıyor. Kötü kırmızı elbiseli Hollandalı hostesler bizim THY hosteslerinden beter muamele ediyorlar. İlk defa kıtalararası uçuşta dağıtılan kulaklıklar için para talep edildiğine şahit oluyoruz. Ekstra biralara da para istiyorlar. Bu sevimsiz havayoluyla Kosta Rika'nın başkenti San Jose'ye varıyoruz ve önceden ayarladığımız Hotel 1492'ye yerleşiyoruz. Burası evden otele dönüştürülmüş butik bir otel. Konut alanı içinde yeralıyor. Gitmeden öğrendiğimize göre Kosta Rika'da biraz hırsızlık durumları olabiliyormuş, onun için sakin bir yerde olduğunu tahmin ettiğimiz bu oteli seçiyoruz. Hava kararıyor ve etrafı tanımak için kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz, gözümüze bir lokanta kestirip karnımızı doyuruyoruz. Ben genelde yaptığım gibi ülkenin milli yemeklerinden birini seçip kırmızı fasulyeden yapılmış bir bulamaçı yiyiyorum, tadı güzel ama. Burada bize ertesi gün genel seçimlerin olduğu söyleniyor, önceleri pek takmadığımız bu durum sonradan bize bazı zorluklar çıkarıyor. Otele dönüyoruz ve buzdolabında bulduğumuz biraları içiyoruz.

Otelin arka bahçesi yüksek duvarlarla çevrili yemyeşil, cennet gibi, tropikal çiçeklerle süslü bir alan ve kahvaltılarımızı burada yapıyoruz. Hava oldukça bulutlu, arada yağmur atıştırıyor ve bu durum Pınar'ın moralini bozuyor. Otel lobisinde Bora ısrarla bir cep telefonu kiralama işlemlerini yürütüyor, biz ise tatilin getirdiği bu nimetten sonuna kadar faydalanıp telefonlardan uzak duruyoruz. O zamanlar zaten Turkcell'in bu ülkeyle roaming anlaşması yoktu, durumu zorlamıyoruz. Bora yarı İngilizce yarı İspanyolca telefon işini hallediyor. Kiralık arabamız (Daihatsu Terios-minik bir dört çeker) kapının önünde bizi, biz ise Bora'nın pazarlık işlerinin bitmesini bekliyoruz. Sonra şehir merkezine bir yürüyüş yapıyoruz, bir süre yayalara ayrılmış bir bölgede dolanıp kapalı bir pazar yerine girip sebze, meyve, değişik yiyecekler satan bu kokulu mekanda turluyoruz. Sokaklar, müzik çalan gruplar, göbeği açık dolanan gençler, satıcılar ile dolu canlı ve gürültülü.

San Jose'den arabayla günü birlik gidilebilen Sarchi, Grecia gibi kasabaları ziyaret edip, 2704 metre yüksekliğindeki Poas volkanına doğru yola çıkıyoruz. Geçtiğimiz küçük yerleşimler genelde park etrafında düzenlenmiş bir meydan, bu meydana bakan bir kilese ve etrafında grid-iron sistemi ile düzenlenmiş birbirine dik sokak ve caddelerden oluşuyor. Etraf yemyeşil ve tertemiz. İnekler yeşil kırlarda mutlu mutlu otluyorlar. Tarım yapılmayan diğer alanlar ise bir orman örtüsüyle kaplı, heryer gözalabildiğine yeşil. Poas volkanı en son ciddi aktivitesini 1954 yılında yapmış, en son da 1995 yılında az bir faaliyet gösterdiği için park (Parque Nacional Volcan Poas) ziyarete kapatılmış. Şimdilerde aktif değil, kraterinde bir göl var ve biz bu doğal güzelliği fotoğraflama hevesiyle milli park haline getirilmiş alana ulaşıyoruz ama havanın açmaya niyeti yok, tam tersine yağmur hızlanıyor ve biz her zamanki gibi birer yağmurluk alıp, yağmurluk koleksiyonumuzu zenginleştiriyoruz. Artık çok şiddetli yağan yağmur altında volkanın tepesine yürüyoruz ama ne gölü görebiliyoruz ne de fotoğraf çekebiliyoruz, yağmurun yanısıra bir de sis iniyor. Kös kös gerisin geri arabaya dönüp, etrafta amaçsızca turluyoruz. Yağan yağmurdan ıslanmış ve üşümüş olarak bir dağ oteline (Poas Volcano Lodge) denk geliyoruz, sıcak birşeyler içebilmek ve kurumak amacıyla kendimizi içeri atıyoruz. Burası içeride gürül gürül şömine yanan çok sevimli ahşap/taş bir otel ve içinde Avrupalı aileler var konaklayan. Biz barbar Türkler içeri dalıp, şöminenin önündeki çocukları kovalayıp heryere ıslak eşyalarımızı serip, kendimiz de ısınmak için ateşe yapışıyoruz.

Akşam otele döndüğümüzde seçim günü süprizi bizi bekliyor: seçim zamanı üç gün alkol satılmıyor ve içmek yasak. Buzdolabında dünden kalan biralar hemen bitiyor, keyfimiz kaçıyor. Otelin işletmecisi, adını maalesef unuttuğum genç, konuşkan bir hanım ama bu konuda bize bir faydası dokunmuyor.

Ertesi günde yağmaya devam eden yağmur artık hepimizin canını sıkıyor, o kadar sıkıyor ki, sıkıntıdan çocuk müzesine (Museo de los Ninos), hatta kütüphanesine bile gidiyoruz. Kütüphanede internet bağlantısı olan bir bilgisayardan memlekete e-posta atıyoruz.

Sabah kahvaltısında otelin işletmecisi hanım bize burada yaşayan Türk arkadaşları olduğunu, eğer arzu edersek akşam hep beraber yemek yiyebileceğimizi söylüyor, biz de kabul ediyoruz. Yemek için arabaya atlayıp bir pizzacıya gidiyoruz, içki hala yasak. Fuat ve Egemen'le tanışıyoruz ve tabii ki Türkçe koyu bir muhabbete dalıp biraz otelci hanıma ayıp ediyoruz. Onlar buraya yerleşmiş, dilini öğrenmiş, üniversitede iş bulmuş gayet hoş genç insanlar. Bize el altından bir şarap ayarlaması için otelci hanıma rica ediyoruz, yetkili birileriyle konuşuyor ama beceremiyor. Ama aslan Fuat abimiz, tam bir Türk işbitiriciliğiyle işi hallediyor ve kahve fincanlarında şaraplarımız geliyor, hem de otele götürmek için yedek şişemizle birlikte. Fuat'la Egemen bize Kosta Rika'da ordunun kaldırıldığını, tüm vergilerin sağlık ve eğitim için harcandığını anlatıyor, bir hayal gibi dinliyoruz. Gerçekten de Kosta Rika çok düzgün bir Orta Amerika ülkesi ve birçok yabancı yatırımı, ör:Intel, çekmiş .

Bir akşam çok dik sokaklardan caddelerden en tepeye kadar tırmanıp ovada ışıl ışıl yerleşmiş San Jose'ye tepeden bakıyoruz.

Ertesi sabah otelci hanımın kendi elleriyle yaptığı noel kurabiyelerinden yiyiyoruz ve otelimizden ayrılıp Monteverde milli parkına doğru yola çıkıyoruz. Kosta Rika'nın üçte ikisi milli park halinde koruma altına alınmış. İlk önce şehirlerarası asfalt bir yoldan gidiyoruz. Yolda inanılmaz garip hız sınırlamaları var ve bu sınırlamalara uymamız konusunda uyarılmış olmamıza rağmen arabayı bir Türk kullanıyor sonuçta. Bişey olmaz abi düşüncesi burada sonuç vermiyor ve polis bizi durduruyor. Arabayı kullanan Bora bize Türkçe “abicim benim ehliyet Türkiyede” diyor, Allahtan polis Türkçe bilmiyor, evraklarımızı görmek istiyor. Bora bavuldan pasaport gibi birşeyler ararken benim gözümün önüne bir Orta Amerika ülkesinin hapislerinde çürüdüğümüz geliyor, bunu söyleyince benimle kafa buluyorlar. Bir şekilde polis pasaportla ikna oluyor, ehliyetsiz Bora'ya hiç olmadık hız sınırlarına uyması için rica ediyoruz. Ama hakikaten hız sınırlamaları sürekli değişiyor, son derece yavaş, tıngır tıngır yol alıyoruz.

Yolda Heredia diye koloniyal görünümlü bir kasabada yer alan kahve turuna katılmak üzere mola veriyoruz. Kahve Kosta Rika'nın en önemli ihraç maddelerinden birisi. Britt Coffee Tour için biletlerimizi alıyoruz. Bir miktar turist birikince tiyatro sanatçılarının rol aldığı, İspanyolca ve İngilizce anlatılan kahve turumuz başlıyor. İlk önce kahvenin yetiştiği tarlaların içine dalıyoruz. Sanatçılar eski yöresel giysiler içinde esprili bir şekilde kahvenin çekirdeğinden başlayıp, bitkinin büyüme evrelerini, tarladan toplanmasına kadar pek çok ayrıntıyı çok eğlenceli ve turistlere bol bol takılarak anlatıyorlar. Kahve tarlasından kahvenin işlendiği fabrikaya oradan da bir tiyatro sahnesine geçiyoruz. Burada ilk önce ekrandan kahvenin tarihçesini öğreniyoruz, ülkemizden geçen rotasını, Avrupalıların ilk kahve deneyimlerini, oradan Amerika kıtasına geçişini, herşeyi öğrendikten sonra, kahvenin hasatına bağlı olarak şekillenmiş bir köy evlilik töreni, tiyatro sanatçıları tarafından canlandırılıyor. Turist grubundan iki kişi de şahit oluyor, bir kelime İspanyolca bilmeme rağmen kafama bir şapka, sırtıma bir şal geçiriyorlar, şahitlerden biri benim. Rolümü ezberliyorum, rahip kılığındaki sanatçı bana birşey sorunca “si senyor” diyeceğim. Biraz heyecanlanıyorum ama, tören sırasında benim sıram gelince repliğimi söylüyorum, şahitlik rolüm bitiyor. Karşılığında bir şapka hediye ediyorlar. Bu tiyatral gösteriden sonra alışveriş etmemiz için dükkan kısmına alınıyoruz, çeşit çeşit aromalı kahvelerden zevkle deniyoruz. Sanatçılardan biriyle muhabbet ediyoruz, bizim Türk olduğumuzu öğrenince kahve seçimimizde yardımcı oluyor ve en sert kahvelerden öneriyor. Tabii Bora hemen adamla futbol konusuna giriyor. Tüm Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi futbol, konuşmak için zevkli bir konu. Ülkemizde binbir çeşit tarım ürünü yetiştirilirken bunların hiçbirini böyle pazarlamadığımızı düşünüp, sadece bir kahve çekirdeğinden bu kadar çok malzeme üreten Kosta Rikalıları takdir ediyoruz. Kahveyi tüm grup seviyor, çeşit çeşit kahve alıyoruz, artık bavullarımızı açınca mis gibi bir kahve kokusu yayılıyor ortama...

Kosta Rika yollarında

Britt Kahve Çiftliğinde

Tekrar yola koyulup sonunda ülkenin kuzey-batı bölümünde yeralan Monteverde milli parkına giden dağ yoluna geliyoruz ve işkence başlıyor. Yol toprak ve oldukça büyük çukurlar var. Bora bu sefer de off-road moduna geçiyor ve bizim arkada Pınar'la sarsıntıdan, hoplayıp zıplamaktan içimiz dışımıza çıkıyor.

Hava karardığında bir dağ yerleşim alanına geliyoruz, burası için otel rezervasyonumuz yok, nereyi beğenirsek orada kalacağız. Bir iki yere girip çıkıyoruz ve ormanın içinde ahşap evlerden oluşan Hotel El Sapo Dorado'da karar kılıyoruz. Ancak, günün yorgunluğu herkesde biraz stres yapmış olacak ki, otel lobisinde, görevlilerin şaşkın bakışları arasında, bağıra çağıra, uzun bir kavgaya tutuşuyoyuz. O sinirle herkes odasına çekiliyor, sonra sinirleri yatıştırmak üzere Özcan'la ben bara yerleşiyoruz. Meğerse Bora da bira şişelerini kapmış bizi arıyormuş. Neyse herşey tatlıya bağlanıyor ve muhabbete kaldığımız yerden devam ediyoruz. Evlerimiz ormanın içinde şömineli, çok sempatik ama burada sadece iki gün konaklayacağız. Biz yorgunluktan kendimizi direk yatağa attık ama Baysal çifti şöminelerini yakmışlar.

Ertesi sabah bizi ormanda keşif turuna götürecek olan rehberimizi bekliyoruz. Geçen akşamki kavgamızı otel görevlileri dilimizi bilmediği için üstlerine alınmışlar, kendileriyle ilgili bir problem olmadığını öğrenince rahatlıyorlar. Omuzunda roketatar gibi birşeyle, Che kılıklı, yeşil kamuflaj elbiseli birisi geliyor, rehberimizle tanışıp ormanın derinliklerine doğru yola koyuluyoruz. O roketatar sandığım şey bir dürbünmüş ve dünyaca ünlü Kosta Rika kuşlarını doğal ortamlarında gözlemlemek için yanında dolaştırıyormuş. Ormanın içinde, rehber önde biz arkada, sesimizi çıkarmadan yürüyoruz. İlk başlarda biraz havaya girmiş gibiyiz, kuşların sesini dinliyor, dürbünü çıkarıyor, fısır fısır konuşarak çok güzel bir baykuşu ve bir maymun ailesini dürbünden seyrediyoruz. Ormandaki bitkiler hakkında da bilgi alıyoruz, birarada yaşayan türler, minicik orkideler, tek sıra halinde yürüyen karıncalarla adeta bir National Geographic belgeseli içinde gibiyiz. Bir süre sonra grubun haylazları Bora ve benim ilgimiz dağılıyor. Bora, her zamanki geyikliklerini yapıyor, kuş sesleri çıkarıyor, ben de biraz arkada kalıp elimde kamerayla Blair Witch Project vari çekimler yapıyorum kendi kendime, ormanda panik halinde birşey beni kovalıyormuş gibi, çok eğleniyorum.

Kosta Rika'daki ormanların yağmur ormanı değil de bulut ormanı olduğunu öğreniyoruz. Hakikaten havada sürekli bir çiseleme durumu var, bir bulutun içindeymişsiniz gibi. Yolda gelirken Pınar bir broşür gösterip siz de yapmak istermisiniz diyor. Orman üzerinde havadan uçuluyormuş gibi yapılan bir aktivite var (Canopy Tour). Özcan'la benim yükseklik korkumuz olduğu için biraz tereddüt ediyoruz ama ben denemeyi düşünüyorum en azından. Ancak Özcan'la ben havada uçan insanları ve yüksekliği görünce direk yan çiziyoruz. Pınar'la Bora koşum gibi bir aletler giyinip, ormanın içine dikilmiş çok yüksek direkler arasına gerilmiş tel üzerinden kaydırmaca aktivitesini yapıyorlar, biz de elimizde kamerayla onları tesbitlemeye çalışıyoruz. Daha sonra bizim gibi yaşlılara uygun olabilecek sky-walk diye bir aktiviteye katılmaya karar veriyoruz. Orman içinde hemen hemen hiç farkedilmeyen yeşil çelik köprüler yapmışlar, bir yürüyüş parkuru içinde, ağaçların tepesinden vadinin bir ucundan diğerine yürüyorsunuz. Etrafta bazen hiç sesini çıkarmadan kuşların fotoğrafını çekmek isteyen insanlara denk geliyoruz ama bizim grubun sesi taa ormanın öbür ucundan duyuluyor, insanların 3 saatte dolaştığı parkuru, geyik muhabbeti yaparaktan, köprülerin üstünde zıplayıp rezonansa getirerekten (Bora) 15 dakikada tamamlayıp çıkıyoruz.

Ormanın içinde bir açık alanda kuşların konabileceği, içinde şekerli su bulunan direkler koymuşlar. Bunlara arı kuşu denilen (humming bird), kanatlarını çok hızlı çırpan, minicik kuşlar geliyor, fotoğraflamak için epeyce oyalanıyoruz.

Monteverde'de bir kelebek çiftliği olduğunu öğrenip burayı da ziyaret ediyoruz. Bir rehber epeyce İspanyolca aksanlı bir İngilizceyle bizi son derece rutubetli bu ortamda gezdirip, kelebekler hakkında bilgiler veriyor. Benim kameram ısı ve rutubet yüzünden kafayı yiyip kendini kapatıyor. Dayanabildiğimiz kadar dayanıp sonunda yandık Allah deyip bu sauna gibi yerden kendimizi dışarı atıyoruz. Yine de uçuşan rengarenk kelebekler için gidilmeye değer olduğunu düşünüyoruz.

Bu Kosta Rikalılar her konuda iyi organize olmuşlar, bulut ormanlarında dolaşırken amatör gözlerle göremediğiniz kurbağalar için de, ki bir çoğunun nesli tehlikedeymiş, bir bahçe ayarlamışlar. Camekanlar içinde doğal ortamları yaratılmış kurbağaları da yine rehber eşliğinde geziyorsunuz. Ben camekanın içinde bile bazı kurbağaları görmekte zorlandım doğrusu, bir orman yürüyüşünde görmem sıfır olasılıkmış. Bizim gruba iki adet ABD vatandaşı da katıldı, rehber önce bize, sonra da bunlara klasik “where are you from?” sorusunu yönelttiğinde, bu iki tip “from New York” dediler, yani ABDliymiş arkadaşlar. Biz ise from Ankara demeyi akıl edemediğimiz için hiç karizmatik olamadık. Rehber yine İspanyol aksanı çok fazla bir İngilizceyle bu yeşil, sarı, renk renk kurbağaları anlatıyor, ben fazla dinlemiyorum, hayvanları kameraya çekmeye çalışıyorum ama ışık az geliyor derdindeyim. Bir ara Bora Özcan'a eğilip, “abi bu kurbağalar geceleri radyoaktif mi oluyorlarmış” diye sormuş. Özcan herhalde ne diyor bu diye bir dumurluk anından sonra durumu anlamış. Rehberin İspanyolca aksanlı “they are really active at night” lafını, Bora “they are radioactive at night” diye anlar dururmuş. Kurbağa ziyaret yerinin anı defterini de Özcan, Türkçe “burada radyoaktif kurbağalar gördük” diye imzaladı zaten.

Şimdi istikametimiz nihayet dalışlarımızı yapacağımız Playa del Coco. Burası için önceden ayarlanmış otelimiz ve dalış merkezimiz var. Kalacağımız Hotel Vista Mar'ı biraz arayıp buluyoruz ve artık arabadan indiğimizde günlerdir ormanlarda dolanıp, tozlu dağ yollarında toza bulanmış kir pas içinde elbiselerimiz var. Bizi karşılayan Nancy isimli 50 yaşlarında ama beline kadar sarı saçları olan oldukça dinç görünümlü Kanadalı hanım hepimize sürekli olarak “honey” diye sesleniyor. Üstümüzdeki kalın kirlilerimizi yıkanması için ona teslim edip şortları ayağımıza geçirip iklime uyum sağlıyoruz. Otel bir avlu gibi yeşil bir bahçenin etrafına yapılmış tek katlı odalardan oluşuyor ve yemek yenilen ön kısım genişçe bir çimenlik alanın önündeki kumsal ve tabii ki denizin kenarında. Nancy hanımın evlat edindiği iki tane çok sevimli, fıstık yeşili renkli papağan var. Papağanlardan biri daha önce çok eziyet görmüş ve hayvancağız strese girip kendi ayaklarını kemire kemire yemiş. Bu yüzden tam tutunamıyor. Nancy hanım onu omuzuna alıp gezdiriyor, hakikaten evladı gibi seviyor bu hayvanları, zavallı papağan ayakları sakat olduğu için düşmemek için Nancy hanımın gözlüğüne gagasıyla tutunuyor. Çok insancıl hayvanlar, ben hariç gruptaki herkes omuzuna alıp gezdiriyor onları, zaten kafeslerinin yanından geçerseniz size doğru yanaşıyorlar, belki beni omuzuna alır diye. Ben korkuyorum, hiç yanaşmıyorum onlara. Zaten otelin içi hayvan dolu, köpekler, bahçede kırmızı renkli başka papağanlar, çimenlerin üstünde ve bizim çatıda dolaşan iguanalar var. Buz gibi Imperial biraları kapıp, çimenlerin kenarındaki bambu koltuklardan güneşin batışının keyfini çıkarıyoruz.

Playa del Coco, dalış ağırlıklı, minik bir turistik kasaba. Her türden zevke hitap edecek lokantalarla bizim güneydeki kasabaları andırıyor. Sabah hemen dalış merkezine gidiyoruz ve dalış için tekneye atlıyoruz. Rehberimiz İtalyan Alessandro. Su acaip bulanık ama canlı. Dalışlar bitince bizimle aynı otelde kalan İsviçreli Hans ile kumsaldan yürüyerek otelimize dönüyoruz. Ya şimdi dikkat ettim, nereye gitsek karşımıza bir İsviçreli çıkıyor, Allah Allah...

Günde iki dalış yapıyoruz, dalış arasında rehber bize elceğizleriyle sandviç hazırlıyor. Anne ve babası ile küçükken Türkiye'ye gelip gidermiş, bizimle dalışları bittikten sonra Küba'ya gidecekmiş.

Playa del Coco civarındaki dalışlarda görüş oldukça kötü ama etrafta oldukça çok balık var. Her dalışta kalabalık balık sürüleri ve beyaz uçlu köpekbalıkları görüyoruz. İkinci gün, fazladan para ödeyerek Playa del Coco'dan biraz uzaktaki mantalarıyla ünlü Catalina adasına gidiyoruz. Uygun zaman olmadığı için hiç manta göremiyoruz ama sualtı yine de çok canlı. Yolda rastladığımız yunus sürüsü bize unutulmaz bir gösteri sunuyor. Kaptan, tekneyle daireler çizerek dalgalar yapıyor, yunuslar da bu dalgalarda adeta sörf yaparak eğleniyorlar. İkinci dalışta biraz fazla akıntı var, daha doğrusu dalga. Rehber köpekbalıklarını göreceğimiz dalış noktasında taktiği veriyor, dalga gelip bizi öne doğru süpürüyor, geriye doğru tararken taşlara tutunuyoruz, öne doğru giderken normal palet vuruyoruz, çok hoş beşik gibi bir salınım oluyor. Biz bunu zaten Bali'de yaşamıştık gerçi ama burada yanında köpekbalıkları var. Bu dalışın sonuna doğru Bora'nın havası azalınca rehber Bora ve Pınar'a çıkmalarını işaret ediyor, tekne de gelip alacak. Ancak, kayalıklara yakın bir noktada kuvvetli dalgaların içinde çıkmaya çalışan Pınar ile Bora epeyce debelenip zorluk çekiyorlar ama kazasız belasız tekneye çıkıyorlar. Bizimle birlikte dalan Santos isimli afro saçlı Kosta Rikalı bir rehber daha var, lakabı da Negro. Bu Negro gerçekten çatlak bir adam, bir balon balığını yakalıyor, korkudan şişip top gibi olan balığı kafasına koyup şaklabanlık yapıyor. Bir dalışta da kolunu bir taşın altına sokup epeyce uğraştıktan sonra bir bakıyoruz, taşın altından eliyle yakaladığı bir tetik balığı çıkarıyor.

Ormanda Sky-Walk

Negro kafasında balon balığı, arkada Zeynep

Bir akşam dalıştan sonra güneş batışını seyredip romantik takılmak için 7 km. kuzeydeki Playa Hermosa denen yere gidiyoruz ama Bora maşallah Türklüğü elden bırakmıyor, plaja arabayla dalıp, araba hareket edemeyecek kadar kumlara batana kadar kumsala arabayla girip romantizmi bitiriyor. Bazı akşamlar Nancy'ye Bora'nın çektiği sualtı görüntülerini izlettiriyoruz, hakikaten acaip canayakın bir hanım, annesiyle birlikte yaşıyor. Bir ara bir Yunanlıyla evlenmiş ama boşanmış, sonra Kanada'dan gelip Kosta Rika da bu oteli işletmeye başlamış.

Bir akşam Playa del Coco'da dolanırken, hediyelik eşya dükkanı sahibi bir adam bizi esir alıyor, Türkiye, George Bush, ABD'nin dünya politikaları üstüne derin bir muhabbete dalıyoruz. Türkiye hakkında biraz fikri var ama nedense bizim Avrupa Birliği üyesi olduğumuzu ve Euro kullandığımızı sanıyor. Adamın tüm ısrarlarına karşın, dükkandan bir şey satın almadan kaçıp, Louisiana yemekleri yapan güzel bir lokantaya atıyoruz kendimizi. Buz gibi Imperial biraları eşliğinde baharatlı yemeklerle midemize tam bir bayram yaşatıyoruz.

Dalışlar bitiyor, biz Nancy hanımla vedalaşıp tekrar dağlara doğru, dağ yollarında paldır küldür yol alıyoruz, bu sefer istikamet hala aktif bir yanardağ olan Arenal. Dağ yollarında arabayla giderken birden yolda karşımıza bir koati sürüsü çıkıyor. Rehberle dolaşırken bir türlü göremediğimiz bu hayvanlar etrafımızı sarıyor. Gelip geçen arabalardan yiyecek verilmesi nedeniyle artık insanlardan korkmaz olmuşlar. Kuyruğunu dik tutup yürüyen bu komik hayvanların istediğimiz kadar resmini çekebiliyoruz.

Hava kararınca dışardan İsviçre dağ evi gibi eğik çatılı yapılmış Hotel Los Heroes'de konaklamaya karar veriyoruz. Tabii otelin içindeki lokanta da mimariye uygun olarak fondü yiyoruz ama pek başarılı bulmuyoruz. Gece herkes odasına çekildiğinde bizim odanın tuvaletinde hayatımda gördüğüm en büyük hamamböceğini davetsiz misafir olarak görünce ve Özcan da başa çıkamayınca Bora'dan yardım istiyoruz. Bora hayvana taarruza geçtiğinde uçtuğunu da öğreniyoruz. Neyse hayvan elimine ediliyor ve üstünde yürüdüğü diş macunumuz çöpe atılıyor.

Tekrar ormanlara geri dönmüş durumdayız. Arenal volkanı yolu üzerinde bir şelale var, orayı da ziyaret ediyoruz. Ormanın içine ahşap desteklerle yapılmış birsürü basamağı inerken bunun bir de çıkışı olacağını düşünüyoruz. Şelale gürültüyle akıyor, fotoğraflıyoruz. Aşağıda buz gibi bir nehir akıyor. Bizim mayolar içimizde olmadığı için resmen çalıların arasında popomuz görünüyor mu acaba diye etrafa bakınarak mayoları giyiyoruz. Özcan Çamlıhemşin'den antremanlı tabii ki, hemen atlıyor buz gibi akan suya. Benim için ise bir ilk, akıntıda yüzmeye çalışıyorum olmuyor, Özcan'dan taktik alıyorum. Sonra bir kayanın üstüne kertenkele gibi tırmanıp ısınmaya çalışıyoruz.

Öğle yemeği yediğimiz bir yer

Koatiler

Arenal volkanı hala aktif ve bazen geceleri üzerinden akan lavlar görünebiliyormuş. Volkanın ısıttığı yeraltı sularından faydalanan bir çok konaklama tesisi yapılmış. Bunlardan biri Tabacon Resort, çok meşhur bir yer ve biz paraya kıyıp içeri giriyoruz. Kilitli dolaplar var, üzerinizdekileri bırakıyorsunuz, sonra yemyeşil düzenlenmiş büyük bir tropikal park içinde sıcak suların içinde barda veya üzerinden buharlar yükselen 40 derecedeki şelalerin içinde dolanıyorsunuz. Akıp giden suya bakmamışlar, tam tersine çok güzel düzenlemişler, konaklama dahil pek çok aktivite var, kaydıraklar, vs. Özcan bir şelalenin altına oturuyor ve suyun kulunçlarına iyi geldiğini söylüyor. Yanlız Bora sıcak suyun altına kafasını da sokup beynini fazla ısıtıyor ve cüzdanını kaybetme tribine giriyor. Arada bir Arenal Volkanı kendini hatırlatıyor ve gümbürdüyor, çok derin ve etkileyici bir ses çıkarıyor. Benim aklıma Vezüv yanardağı patladığı sırada keyif çatan insanlar geliyor, biz de hiç keyfimizi bozmuyoruz doğrusu.

Arenal Volkanı

Yüzdüğümüz şelale

Gezimizin sonunda havaalanına gitmek için San Jose'ye tekrar geri dönüyoruz. Yolda Zarcero diye bir kasabadan geçiyoruz. Burada kilisenin önündeki parkta çalıları heykel gibi budayıp çok enteresan şekiller vermişler. Biz oradayken bahçıvan budamaya devam ediyordu, dinozor, vs. değişik şekillerde çalılar yapmışlar. Kilisenin bahçesindeki bir hediye dükkanından minicik güğümler alıyoruz.

San Jose'ye ulaşıp, arabamızı teslim edip uçağa binip memlekete doğru yola çıkıyoruz. Kosta Rika diğer komşu Orta Amerika ülkelerinden çok farklı olarak, iyi yönetilen, son derece temiz, eğitimli bir nüfusa sahip, doğal kaynaklarına sahip çıkan, yaşanabilir bir ülke olarak kalıyor aklımızda. Sadece seçim zamanı gitmemeli, ya da tedarikli gitmeli. Daha uygun bir tur yapmak için iki haftalık bir gezi ayarlayıp Panama'yı da katmak iyi bir fikir olabilir.

Kosta Rika Sualtı fotoğraflarını görmek için buraya tıklayınız.

Kosta Rika diğer fotoğraflar için ise buraya tıklayabilirsiniz.