2001 yılının Aralık ayında yine bir bayram tatili vardı ve bizim kafamızda henüz bir program yokken Pınar ve Bora'nın, arkadaşları Ebru ile Küba'ya gitme planlarını yaptığını duyunca hemen organizasyona katılmaya karar verdik. Küba'ya Avrupa'dan belli başlı havayolları uçuyor, Pınar'lar da British Airways'e rezervasyon yapmışlar. Küba için vize almamız gerektiğini öğreniyoruz ve çok basit işlemler bir öğle tatilinde halloluyor. Gariplerim, pasaporttaki Küba vizesinin bazı ismi lazım değil ülkelerde sorun olacağını bildiklerinden, vizeyi pasaporta ataçla tuturuyorlar, sonra çıkarabilesiniz diye. Ancak İstanbul Londra uçuşlarının Heathrow'a, Londra Havana uçuşlarının ise Gatwick havaalanından olması nedeniyle bizim Londra'da pasaport kontrolünden geçip havaalanı değiştirmemiz ve tabii ki İngiltere vizesi almamız gerekiyor. Seyahat acentasına annemizin nikah kağıtları da dahil olmak üzere bir dosya dolusu evrak teslim ediyoruz. Zeynep aşırı sinir yapıp, neredeyse transit geçeceğimiz bu ülkenin uygulamasını tutup Lonely Planet sitesine yazıyor, bir kısım insan üzüntüsünü belirtiyor, bir kısım da küfürlerini yolluyor.
Tüm ekip buluşup ilk önce Londra'ya uçuyoruz, sorgu sual kısmında Zeynep “neden İngiltere'ye geldiniz?” sorusunu soran Hint kökenli türbanlı polise, “sizin ülkenize gelmedim, 2 saat sonra gideceğim” cevabını veriyor. Ebru'nun önerisiyle Londra'daki 2 saatimizi suşi yiyerek değerlendiriyoruz, bir taksiye atlayıp onun tavsiye ettiği lokantaya gidip, yürüyen bant üzerinde dolanan suşileri yuvarlıyoruz. Bir paket sigaraya 5 pound bayılıyoruz ve evlat acısı gibi yüreğimize oturuyor. Sonra bir trene atlayıp Gatwick'e geçiyoruz ve Küba'ya uçuyoruz.
Havana'ya hava karardıktan sonra varıyoruz. Gezi planlarını yaparken, Pınar Küba'ya özgü bir “casa particular”da kalmayı önermişti. Küba her ne kadar komünist bir ülke ise de, belli ölçüler içerisinde özel girişime izin veriliyor. Buna bir örnek de bu “casa particular”lar, Türkçesi ev pansiyonları. Aileler izin alarak ve devlete oda başına belli bir para ödeyerek ev pansiyonculuğu yapabiliyorlar. Biz de bilinçli turistiz ya, Küba kültürü ve Küba'lılarla haşır neşir olalım diye bu tip bir yerde kalmaya karar veriyoruz. Otellere göre fiyatların daha makul olması da cabası. İnternette bir süre arandıktan sonra, Lonely Planet forumlarında da tavsiye edilen Teresa Gonzalez isimli bir hanım tarafından işletilen bir pansiyon bulduk, ekibin tek İspanyolca bilen elemanı Pınar da Teresa hanımı arayıp bize üç oda ayırttı. Havaalanından çıkıp bir taksiye doluşup eve gidiyoruz. Ev Havana'nın yeni kesimi olan Vedado'da. İlk izlenim pek iyi değil, bina çok eski püskü görünüyor. Başta “acaba yanlış mı geldik?” diye bir tereddüt yaşıyoruz ama hayır, maalesef adres doğru. “Neyse canım, içerisi iyidir herhalde” diye kendimizi avutuyoruz. Zaten gecenin karanlığında başka seçeneğimiz de yok, kapıyı çalıyoruz. Kapıyı açan ev sahibi hanım bizi görünce biraz şaşırıyor gibi ama içeri alıyor. Çok dar ve dik merdivenlerden, bavullarımızı da yüklenerek oflaya puflaya üçüncü kata tırmanıyoruz. Floresan lamba ile aydınlatılmış bir salona buyur ediliyoruz. Manzara biraz tuhaf, gecelikli genç bir hanım masa başında oturmuş, tüttürmüş bir sigara, birasını yudumluyor, atletli bir de abi dolanıyor etrafta. Biz de salona doluşup bir kenara ilişiyoruz. Pınar ev sahibi hanımla İspanyolca bir şeyler konuşuyor, biz de bu garip ortamı inceliyoruz. Balkona açılıyor galiba diye burnumu dayayıp baktığım camlı kapı başka bir odaya açılıyormuş meğer, içeride çok yaşlı bir teyze oturmuş televizyon izliyor. Biraz sonra kapı açılıyor ve neredeyse transparan beyaz geceliği ile titreyen yaşlı teyze salona giriyor ve bu sürrealist ortamı tamamlıyor. Bora sallanan bir koltuğa oturmuş, gıcırdata gıcırdata sallanıyor. Biraz sonra Zeynep'in uyarısı ile duruyor, ortamı daha fazla germeye gerek yok gerçekten de. Pınar ile Teresa hanımın konuşma tonundan bir şeylerin yolunda gitmediğini seziyoruz. Durum anlaşılıyor, Teresa teyze bize üç oda ayırmış ama daha sonra kıramayacağı eski bir müşterisi arayınca da odanın birisini ona vermiş. Bize “üçünüz burada kalın, ikinize de ben yakında güzel bir evde yer ayarlayayım” teklifini getiriyor. Biz de “bir odalara bakalım bari” diyoruz, evin acaip eski ve pis mutfağından geçip odalara bakıyoruz, çok kötü. Odanın birinin penceresi bile yok. Herkesin morali bozuk ama çaktırmıyoruz. Bu çifte rezervasyon durumunu fırsat bilip “biz bir düşünelim” filan deyip kendimizi evden dışarı atıyoruz ama hiç bilmediğimiz bu şehirde, gecenin kör karanlığında, 24 saatlik yorucu bir yolculuk sonrasında, elimizde bavullarla kaldırımda kalıveriyoruz. Karşıda bir otel var, oranın resepsiyonuna gidip oturuyoruz, Pınar'la Ebru rehber kitaplardan kalacak yer arıyorlar. Sonunda bir otele telefon ediliyor, 3 oda bulunuyor, taksiye tekrar doluşup adresi veriyoruz. Sokaklar cıvıl cıvıl, insanlar deniz kıyısı boyunca uzanan Malecon'da piyasaya çıkmışlar. Otelimiz Havana'nın eski kesimi La Habana Vieja'da Hostal Conde de Villanueva, burası herkesin hoşuna gidiyor. Otel, bir tütün yetiştiricisi olan Villanueva kontunun malikanesiymiş, ortası avlulu koloniyal tarzdaki iki katlı binanın odaları restore edilip çok sevimli ve şık bir otel haline getirilmiş. Teresa teyzenin evinde yaşadığımız gerilimden sonra dört ayak üstüne düştük. Avluda kendimize birer hoşgeldin birası ısmarladıktan sonra odalarımıza çekiliyoruz.
Sabah şortları ayağımıza geçirip iklime uyum sağlıyoruz ve elde haritalar etrafı keşfe çıkıyoruz. Havana'da bizde uyanan ilk intiba; bazı binalara bomba atılmış ve öylece kalmışlar ama içinde insanlar hala yaşıyor. Eski Havana 1982 yılında UNESCO dünya mirası listesine alınmış ve önemli sayıda bina restore edilmiş. Gerçekten de mimari çok hoş ama merkezin biraz dışında binalar dökülüyor. Uzun süre bakım görmediği için her yıl yaklaşık 300 bina çöküyor Havana'da. Binlerce kişi güvenlik gerekçesiyle evlerini terketmek zorunda kalmış.
Havana'da zaman 1950'lerde durmuş gibi, eski binalarla birlikte devrim öncesinden kalan 50'li yılların Amerikan otomobilleri görüntüyü tamamlıyor. Yokluğun gözü çıksın, gariban Küba'lılar bu 40 küsur yaşındaki otomobillere gözleri gibi bakmışlar ve hala daha kullanıyorlar.
Sokaklarda dolanırken yolumuz Plaza de la Catedral'e çıkıyor, meydandaki San Cristobal de la Habana katedralini ziyaret ediyoruz. Daha sabah olmasına rağmen kenarda köşede müzik çalan genç-yaşlı gruplar var. Bu, Küba gezimiz boyunca sokaklarda, meydanlarda, lokantalarda çok sık karşılaştığımız bir manzara, her yerde müzik var. Tabii ki en çok çalınan şarkı da, Carlos Puebla tarafından Che için yazılmış ünlü “Hasta Siempre Comandante”. Müzisyenler, çalmaya ara verdiklerinde de izleyicilere CD'lerini, biraz daha gariban olanları ise kasetlerini satmaya çalışıyorlar.
Eski Havana sokaklarını uzun uzun arşınladıktan sonra öğleyin yine Katedral meydanına düşüyor yolumuz, acıkan bünyelerimizi doyurmak için meydandaki El Patio restorana oturuyoruz ve burada bir başka Küba gerçeği ile tanışıyoruz. En son ne zaman yıkandığı belli olmayan bir örtü serili masada, uzunca bir süre bekleyip yediğimiz vasat bir yemek için oldukça yüklü bir hesap veriyoruz. Servis de ayrı bir facia, çağırıldığında oradan gelip geçen herhangi biri edasıyla “bana mı dedin?” der gibi bakan garsonlar sinirleri zorluyor. Sonradan Küba'daki neredeyse tüm lokanta ve otellerin devlet tarafından işletildiğini, sadece bir kısım işletmenin yabancı ortaklı olduğunu öğreniyoruz. Yani yemek yiyelim diye devlet dairesine gitmişiz de haberimiz yok.
Yemek sektöründe de serbest girişim söz konusu, belli kurallar çerçevesinde insanlar evlerinde turistleri ağırlayıp karınlarını doyurabiliyorlar. Ancak “paladar” denilen bu ev lokantalarının devlet lokantalarının tozunu külliyen atmamaları için önlemler alınmış, paladar'larda sadece aile efradı çalışabiliyor, ancak belli sayıda masa ile hizmet verebiliyorlar ve de istakoz satamıyorlar. Bir akşam Havana'nın ünlü paladar'larından La Guarida'da yer ayırtıyoruz. Fayton kiralayarak gittiğimiz La Guarida, büyük bir binanın üçüncü katında bir kaç odadan oluşan bir dairede hizmet veriyor. Bina Havana'daki bir çok benzeri gibi acınacak halde, duvarlardaki eski fotoğraflar yılların ve yoksulluğun güzelim binayı ne hale getirdiğinin kanıtı. Rezervasyonumuz saat 20:30 için ama henüz masamız hazır değil, beklememiz gerekiyor. Bekleme uzadıkça sinirler de geriliyor, günün yorgunluğu da bastırıyor ve Bora dayanamayıp oturduğu koltukta kestirmeye başlıyor. En sonunda saat 22:30 gibi masamızın hazır olduğu söyleniyor, onca beklemenin sonunda gönlümüzü almak için ikram edilen şarap eşliğinde güzel bir yemek yiyoruz.Yemeğini bitiren Bora bu kez kafasını masaya koyup uykuya devam ediyor.
İki günümüzü Havana'yı tavaf etmekle geçiriyoruz. Eski Havana civarında dolanırken verdiğimiz molalarda mojito'yu keşfediyoruz. Mojito, rom, limon suyu, şeker, soda, taze nane ve buz ile yapılan bir kokteyl. İçeriğindeki şeker nedeniyle içerken pek çaktırmıyor ama bir iki tane içip ayağa kalkınca “haa, bunun içinde rom varmış” dedirtiyor insana. Bir mojito molasını da bir manastır havasında dekore edilmiş hoş bir otel olan Hostal Los Frailes'de veriyoruz. Lobide dört kişiden oluşan bir grup çok güzel müzik yapıyor, keşiş kıyafetleri içerisinde garsonlar da servis yapıyor. Bir öğleden sonra, Ernest Hemingway'in uğrak yerlerinden, Havana'nın belki de en ünlü barı La Bodeguita del Medio'ya uğrayıp birer mojito da orada içmeyi unutmuyoruz tabii ki.
Bir sabah, karayı bir haliç gibi bölen Havana körfezinin diğer yanında, eski Havana'nın hemen karşısındaki kaleyi (Castillo de los Tres Santos Reyes del Morro) gezmeye gidiyoruz. Taksiden indikten biraz sonra kalenin nedense o gün kapalı olduğunu görüyoruz ve hevesimiz kursağımızda kalıyor. Bu arada taksi de gitmiş bulunuyor. Kalenin dış tarafında biraz dolandıktan ve oradaki hediyelik eşya tezgahlarına bakındıktan sonra dönmeye karar veriyoruz ancak etrafta taksi yok. Ana yolda taksi buluruz umuduyla yürümeye başlıyoruz, biraz sonra yanımızda bir kamyon durup bizi götürmeyi öneriyor. Kamyonun arkasına doluşup sarsıntılı bir yolculuktan sonra tekrar eski Havana yakasına dönüyoruz.
Küba'ya gidip de bir puro fabrikasını ziyaret etmemek olur mu, kaleden sonraki durağımız Havana'nın en eski puro fabrikalarından biri olan “Real Fabrica de Tabacos Partagas”. Fabrikayı bir rehber eşliğinde gezeceğiz, ancak maalesef içeride fotoğraf çekmek yasak, rehberimiz bize fotoğraf makinası ve video kameraların yanı sıra çantalarımızı da girişte bırakmamız gerektiğini söylüyor. Rehberimiz, tütün yapraklarının fabrikaya gelip işlenmeye başladığı noktadan, sarılıp puro haline geldiği ve kutulandığı yere kadar bize üretimin her aşamasını gezdiriyor ve ayrıntılı bilgi veriyor. Bu arada hemen her yerde bize puro satmaya çalışan işçilerle karşılaşıyoruz, ancak rehberimiz işçilerden puro almamamız için bizi uyarıyor. Ama, işçiler gerçekten çok ısrarlı, her yerde, her köşede “psst psst” diye ilgimizi çekmeye çalışan, tişörtünü kaldırıp kemerine sıkıştırdığı beşli Cohiba kutularını gösterip bunları bize üç – beş dolara satmaya çalışan işçiler var. Bu sürekli “psst psst” durumu bir süre sonra son derece komik bir hal alıyor, işçiler rehberin varlığından da pek etkilenmiş görünmüyorlar, biz olabildiğince onlarla göz göze gelmemeye çalışarak tura devam ediyoruz. Bir ara rehberimiz bize puronun nasıl yakılacağı ve içileceği konusunda da kısa bir bilgi veriyor. Aynı zamanda uygulama da var, Bora ile bana birer puro veriyor. Biz puroları yakınca havaya girip, elde purolar “toplayın şu yaprakları, düzgün sarın bakiim puroları” diyerek birer patron edasıyla dolanıyoruz. Tur, fabrikanın mağazasında sonlanıyor, ancak maalesef fiyatlar dudak uçurtan cinsten. İşçilerin bize beş dolara satmaya çalıştığı kutular burada otuz dolar civarında. Yine de biraz puro satın alıp bu ilginç turu tamamlıyoruz. Puroların parasını ödemek istediğimizde bizi acı bir sürpriz bekliyor, Citibank kredi kartı kabul etmediklerini öğreniyoruz. Bu, sadece bu mağazaya özgü değil, Küba'nın tamamında bu kartlar geçmiyor, bu da Citibank'ın bir Amerikan bankası olmasından kaynaklanıyor. Öte yandan Amerikan doları hemen her yerde kabul ediliyor. Piyasadaki aşırı Amerikan parası dolaşımını engellemek için kendi para birimleri olan pesonun yanı sıra tedavüle bir de “convertible” peso çıkarmışlar ve bir “convertible” peso tam bir Amerikan doları değerinde. Ancak, bunun da dolar dolaşımını engellemek konusunda çok başarılı olduğu söylenemez. Sonuç olarak, Küba'da ortalıkta üç ayrı para dolaşıyor.
Bu arada, “Abi, Küba'da kadınlar puroları çıplak bacaklarının üzerinde sarıyorlarmış” geyiğinin de tamamen bir şehir efsanesinden ibaret olduğunu gözlerimizle görüyoruz. Purolar tahta tezgahlar üzerinde bu işe yıllarını vermiş usta işçiler tarafından bir kaç aşamada sarılıyor. En içteki sargıyı bir işçi yapıyor, bunların üzerine bir başkası bir kaç kat daha sarıyor, bu sürecin en son aşamasında en usta işçiler de son katları sarıp puroyu tamamlıyor. Puro üretimininde kadın bacağının devreye girdiği tek nokta ise tütün yapraklarının boylarına göre sınıflandırıldığı aşama, tütün yaprağı yığınlarının başına oturan tombul bayanlar yaprakları boylarına göre bacaklarının üzerine dizerek ayırıyorlar. Bu arada bacakların da çıplak olmadığını belirtmek gerek. Bu durum, puroların çıplak bacaklar üzerinde sarıldığını düşünenlerin fantazilerini ne kadar tatmin eder, bilinmez.
Bir gün de Havana'nın Vedado bölgesi çevresini gezmeye karar veriyoruz ve elimizde Lonely Planet, düşüyoruz sokaklara. Havana'nın en eski ve ünlü otellerinden Hotel Nacional'dan başlayan turumuz Havana Üniversitesi ile devam ediyor. Hedefimiz, Plaza de la Revolucion yani devrim meydanı. Ancak, bir süre sonra yorgunluk çöküyor ve “yeter ya, epeyce yürüdük” deyip, taksi aramaya başlıyoruz. Oysa, Lonely Planet'teki yürüyüş rotasının daha yarısına bile varmış değiliz. Ben, az önce yanından geçtiğimiz hastanenin önünden bir taksi bulmak niyetiyle oraya dönüyorum ama taksiciler bizi almaya pek niyetli değil. Üç beş kelime İngilizce ile bizi alamayacaklarını, turist taksisi olmadıklarını anlatmaya çalışıyorlar. Sonradan öğreniyoruz ki, Küba'da her taksinin turist taşımaya yetkisi yok ve yakalandıkları taktirde de can yakan cezalar söz konusu. Biraz sonra bir turist taksisi buluyoruz, kendimizi yorgun argın ve susuzluktan dilimiz damağımıza yapışmış bir vaziyette devrim meydanına atıyoruz. Önce bir şeyler içelim, gözümüz açılsın da sonra etrafa bakarız diye Zeynep'le ben içecek bir şeyler satan bir yer aramaya başlıyoruz. Büfe gibi bir yer buluyoruz, ama aksi gibi üzerimizde hiç peso yok ve satıcı çocuk bize dolarla satış yapmamak konusunda ısrarlı. Küba'da neredeyse her yerde dolar geçtiği ve hatta üstü de dolarla ödendiği için, biz hiç para bozdurma gereği bile duymamıştık, nereden bilelim başımıza böyle bir şey geleceğini? Büfedeki çocuk artık bizim “Ya kardeşim insan evladı değil misim? Bak susuzluktan geberiyoruz!” yollu yakınmalarımızdan etkilenip bize acıyor mu, yoksa ufaktan sinirlenmeye başladığımızı farkedip tırsıyor mu bilinmez, bize koca birer bardak soğuk su veriyor da biraz kendimize geliyoruz.
Devrim meydanı, Küba devriminin sembolü olan, Fidel Castro'nun önemli günlerde yüz binlere hitap ettiği devasa bir alan. Küba'nın ulusal kahramanı Jose Marti adına yapılmış 142 metre yüksekliğindeki anıtın önünde yine Marti'nin bir heykeli var. Meydanın karşısında ise bir başka kahraman var, İçişleri Bakanlığı binasının cephesinde Che'nin dev bir kabartma portresi bulunuyor.
Buradan otele dönmeden önce bir yerde bir şeyler yiyip içelim diyoruz ama ne hikmetse taksiyle gittiğimiz her yer kapalı. Sonunda deniz kenarında bir lokanta buluyoruz. Anlaşılan burada akşamları dans gösterisi oluyor, bahçede bir yandan içkilerimizi yudumluyoruz, bir yandan da kızlı erkekli dansçıların provasını izliyoruz. Çıkışta otele gitmek için yine bir taksi arama faslı başlıyor, Bora caddenin bir yanında, biz bir yanında taksi bulmaya çalışıyoruz. Biraz sonra Bora bizi çağırıyor, kırmızı bir Lada durdurmuş. Koşup Bora öne, biz dördümüz arkaya küçücük arabaya tıkışıyoruz. Sürücümüz ak saçlı yaşlı bir amca, Bora hemen muhabbete giriyor, daha doğrusu bildiği bir kaç İspanyolca kelimeyi İngilizce'den devşirdiği kelimelerle birleştirip sorular soruyor amcaya. Amca da başlıyor anlatmaya ama tabii söyleneni anlamak sormaktan zor, bu kez Bora arkaya dönüp “Pınar, ne dedi?” diye yardım istiyor. Amcamız bizim Türk olduğumuzu öğrenince pek bir memnun oluyor. Meğer bir zamanlar Türkiye Küba'da Atatürk Bursu adı altında burslar vermiş ve amca da bu burstan yararlanarak Havana Üniversitesi'nde inşaat mühendisliği okumuş. Bize Havana'da bir Atatürk Büstü olduğunu söylüyor ve oraya götürmeyi öneriyor, biz de memnuniyetle kabul ediyoruz. Ama önce amcanın evine uğramamız gerek, amca aslında taksici değil, evine giderken almış bizi. Aslında yaptığı yasal da değil. Amcanın evine uğruyoruz ve önde duran gazete kağıdına sarılı ekmekleri camdan oğluna veriyor, ailesine el sallayıp Atatürk büstüne gidiyoruz. Atatürk büstü buraya 1995 yılında Türkiye'den gönderilerek dikilmiş. Küba'da her köşede Che'nin ve Fidel'in resimlerini görmek mümkün. Bizim büyük devrimcimiz de Havana'nın bu işlek caddesinde yerini almış. Fotoğraflar çekiliyor ve sonra tekrar Lada'ya doluşuyoruz, amcamız yakalanmamak için arka sokaklardan giderek bizi otelimize bırakıyor.
Havana'daki Atatürk büstü |
Varadero yolunda bize ahtopot satmaya çalışan bir Küba'lı |
Havana'daki son günümüzde gezinin kalan bölümü için bir otomobil kiralıyoruz ve aynı gün Havana'nın 140 km doğusundaki tatil merkezi Varadero'ya gidiyoruz. Havana'dan çıktıktan biraz sonra otoyol gişelerine varıyoruz. Gerçi yol pek otoyol denilecek kalitede değil ama yine de ücretli. Otomobili kullanan Bora ilk boş gişeye dalıyor ama gişedeki görevli bize el kol hareketleriyle başka bir gişeye girmemiz gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Sonra durum anlaşılıyor, Küba'lılar ve yabancılar için farklı ücretler ve ayrı gişeler var. Yol genellikle deniz boyunca ilerliyor, bir kaç yerde yol kenarında istakoz satan insanlar var. Bir yerde bu istakoz satıcıları, bir şeyden şüphelenip yol kenarındaki tarlanın içlerine doğru kaçışıyorlar. Anlaşılan, bu şekilde yol kenarında bir şeyler satmak kanunlara aykırı. Varadero, Küba'ya esas olarak deniz ve güneş tatiline gelen turistlerin tatillerini geçirdiği, oteller ve tatil köyleri ile dolu bir yer. Devrimden önce Amerikalılar tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş bir bölge. Şimdi ise daha çok Kanadalı ve Avrupalı turistlere hizmet veren bir tatil merkezi ama gerçek Küba ile uzaktan yakından ilgisi yok, oldukça kişiliksiz bir yer. Etrafa biraz bakınıp, bir lokantada da feci bir pizza yedikten sonra yine Havana'nın yolunu tutuyoruz.
Havana'daki son gecemizde Pınar'ın önerisiyle Küba'nın en ünlü gece kulübü Tropicana'ya gitmeye karar veriyoruz. Önceden bilet alarak gittiğimiz kulüpte akşam yemeğini yedikten sonra dans gösterisinin yapılacağı salona geçeceğiz. Orada da bir masa düzeni var ancak yerimizin nerede olduğu belli değil. Bora, garsonlardan birisiyle masamıza bakmaya gidiyor ve biraz sonra ağzı kulaklarında dönüyor. Bora'nın girişkenliği ve bir kaç dolar sayesinde önlerde güzel bir masadan izleyeceğiz gösteriyi. Yemekten sonra masamıza yerleşiyoruz. Gösteri sırasında ortalıkta fazla dolaşmamak için olsa gerek, garsonlar peşin peşin yapıyorlar servisi. Bizim masaya da bolca rom, kola ve bir kova da buz bırakıyorlar, artık gerisi bize kalmış. Biraz sonra dans gösterisi de başlıyor, gerçekten de güzel. Ama gösteri sonrasında Küba'nın gariban halini yansıtan yürek burkan manzaralar görülüyor. Bir kaç dansçı kız hemen önümüzdeki masadaki erkeklerin yanına geliyorlar, ortama hafif pavyonvari bir hava hakim oluyor. Biz kalkarken de gösterinin sonlarına doğru servis edilen ama içmediğimiz köpüklü şarapları veriyoruz kızlara istekleri üzerine. Dönüş için anlaştığımız taksicimiz bizi bekliyor, binip yola çıkıyoruz. Kasetten hoş bir müzik yükseliyor, otele vardığımızda Bora bir dolara satın alıyor kaseti.
Ertesi sabah, kiraladığımız Toyota Yaris'e doluşup Trinidad'a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Trinidad, ülkenin güney kıyısında koloniyal mimarisiyle tanınan, 1988'de UNESCO dünya mirası listesine alınmış küçük, şirin bir kasaba. Havana'dan ülkenin batısına uzanan “Autopista Nacional”, yani milli otoyol üzerindeyiz. Ama yola otoyol demek gerçekten zor, zemin kötü, trafik işaretleri, kilometre tabelaları yok gibi bir şey. Yolda bir kaç yerde hemzemin geçitler görüyoruz, buralarda iki şeridin arasında sandalyede birisi oturuyor. Tren yaklaşırken ayağa kalkıp otoyoldaki arabaları durduruyor olsa gerek. Bu yolda bir süre ilerledikten sonra güneye doğru sapıyoruz, planımız Cienfuegos'da bir yemek molası verdikten sonra kıyıya inen yolu izleyip Trinidad'a gitmek şeklinde. Otoyoldan sonra işaretler ve tabelalar hemen hemen yok oluyor, elimizde harita var ama tamamen içgüdülerimizle yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Cienfuegos'dan sonra bir yerde yol hafif eğimle kıyıya doğru iniyor. Bizim artık bir yerlerden batıya doğru gitmemiz gerek. Bir sapağa geliyoruz, ana yol hafif bir virajla sağa dönüyor, sola da oldukça kötü, neredeyse patika düzeyinde bir yol sapıyor. Burada bizim tüm “Bora, sola dön, sola” haykırışlarımıza karşın Bora “babayı sola” deyip sağdan devam ediyor. Bir süre ilerliyoruz bu yolda ama hiç de Trinidad'a gider gibi bir hali yok yolun, doğrudan deniz kıyısı boyunca geldiğimiz yöne doğru gidiyoruz. Biraz sonra Bora da ikna oluyor yanlış yolda olduğumuza ve geri dönüyoruz. Bu kez Bora'nın beğenmediği yola sapıyoruz ama o da pek ümit vermiyor doğrusu, ilk başlarda stabilize tadındaki yol giderek patika, en sonunda da tarla oluveriyor. Bir bisikletli denk geliyor, “Bu yol Trinidad'a gider mi?” yollu sorumuz karşısında neredeyse bisikletinden düşüyor. Sonunda mesele anlaşılıyor, biz çok önce bir sapağı kaçırdığımız için böyler acaip yerlere düşmüşüz. Gerisin geri dönüp, bisikletli arkadaşın tarifine göre o sapağı bulup doğru yola atıyoruz kendimizi nihayet.
Maceralı bir yolculuktan sonra en sonunda hava kararırken Trinidad'a varıyoruz. Trinidad'da otel rezervasyonumuz yok, elimizdeki rehber kitaplardan bulduğumuz bir kaç yere bakacağız. İlk bakmak istediğimiz oteli yolda gördüğümüz bir bisikletliye soruyoruz, o da “beni izleyin” deyip önümüze düşüyor. O önde biz arkada kıvrıla kıvrıla yükselen bir yoldan otele varıyoruz. Bisikletli nefes nefese, iyi bir bahşişi hak ediyor. Bu oteli beğenmeyip, bu kez kıyı şeridindeki otellere yöneliyoruz. Bizim gönlümüzde şöyle koloniyal tarzda, tipik bir otelde kalmak yatıyor ama anlaşılan öyle bir yer bulamayacağız. Sahilde de son derece kişiliksiz oteller var, bir kaçına giriyoruz, resepsiyonda doğrudan “hello, can we see the rooms?” şeklinde konuya girip, odalara bakıp çıkıyoruz. En sonunda Bora'nın “ben buranın parasını acaip çıkarırım, n'ooolur burada kalalım” şeklindeki yoğun ısrarları sonucu, herşey dahil sistemli Hotel Trinidad del Mar'a yerleşiyoruz.
Ertesi gün Trinidad sokaklarındayız. Çoğunluğu tek katlı, rengarenk boyalı bitişik nizam binaları, meydanı, kilisesi ve arnavut kaldırımı sokakları ile çok şirin bir yerleşim burası. Sokaklar canlı, insanlar evlerinin önlerinde muhabbette, bir çok evin pencereleri ardına kadar açık ve evlerdeki yaşam gözler önünde. Havana'da dikkatimizi çeken Küba'lıların televizyon düşkünlüğü burada da görülüyor, bir çok evde küçük televizyonlarının başına toplanmış adeta hipnotize olmuş gibi televizyon izleyen aileler görüyoruz. Bir sokak arasında Küba'lı kadınlar el emeği göz nuru, kar beyazı örtüler satıyorlar. Soluklanmak için oturduğumuz barlarda yine müzik var tabii ki.
Akşam yemekten sonra müzik dinlemek için Casa del la Trova isimli bir bara gidiyoruz. Sahnede çalan müziğin kıvrak ritmlerine eşlik eden, dans eden Küba'lıları izlemek ayrı bir keyif, müzik ve dans bu insanların genlerinde var galiba. Ortalıkta dolanıp duran beyaz gömlek, siyah pantolonlu, ayakkabılarının arkasına basmış bıyıklı bir garson var, adam fiziksel görünüm itibarı ile tam bir Türk. Fakat biraz sonra bu garson piste çıkıp bir döktürmeye başlıyor, biz hayretler içinde izliyoruz. Biraz sonra da mikrofonu eline alıp şarkı söylemeye başlamasın mı, on parmağında on marifet dedikleri bu olsa gerek. İlerleyen saatlerde, damarlarımızda gezen alkol miktarının artmış olmasının da yardımıyla, benden başka herkes piste çıkıp salsaya ayak uydurmaya çalışıyor.
Kaldığımız otel bizim güneydeki tatil köylerine benziyor, akşam animasyonları da unutulmamış. Bir gün lobide otururken orada çalışan iki animatör Yanelis ve Enrique ile tanışıyoruz. Çok şirin ve cana yakın bir çift, üzerlerinde renkli kıyafetleri ile otele giriş yapan turist gruplarına kısa bir dans gösterisi sunuyorlar. Sohbetimiz sırasında ikisinin de aslında yüksek okul mezunu olduğunu ama burada animatör olarak çalışarak kendi mesleklerini icra ettiklerinde kazanacaklarından çok daha fazla para kazandıklarını öğreniyoruz. Bu arada Küba'daki eğitim sistemi konusunda da biraz bilgi sahibi oluyoruz. Zorunlu eğitim 12 yıl ve üniversite dahil eğitimin her aşaması ücretsiz. Bizde daha yeni 8 yıllık zorunlu eğitime geçildiğini öğrendiklerinde çok şaşırıyorlar.
Küba, eğitimin yanı sıra sağlık hizmeti konusunda da önemli aşama kaydetmiş bir ülke. Devrimden sonra sağlık alanında yapılan çalışmaların sonuçlarını da almışlar. Bir örnek vermek gerekirse, devrimden önce binde 60 olan bebek ölüm oranı, 2004 yılı rakamlarına göre binde 6'ya düşmüş. Aynı rakamın 2004'de Türkiye'de binde 28 olarak gerçekleştiğini düşününce, yapılan işin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor. Tüm sağlık hizmetleri Kübalılar için ücretsiz. Ayrıca bir çok yabancı da Küba'daki kaliteli sağlık hizmetlerinden yararlanmak için bu ülkeye geliyor. Yıllardır süren ambargoların olumlu etkileri de olmamış değil, zorunluluk karşısında Küba ilaç endüstrisine ciddi yatırım yapmış ve günümüzde Küba araştırma kurumlarında geliştirilmiş bazı ilaçlar ihraç ediliyor.
Trinidad'da bir gün de dalış yapmayı önceden kararlaştırmıştık. Bizim kaldığımız otelin hemen yanındaki Hotel Ancon'da dalış merkezi var, bir gün önceden dalış için anlaşıyoruz. Daldığımız resifler, mercanlar, süngerler ve benzer yaşam açısından oldukça zengin ve güzel ama balık yaşamı maalesef çok zayıf. Öyle görünüyor ki, yenilebilir pek fazla balık kalmamış bu sularda. Öğleye kadar yaptığımız iki dalış sonrasında otelimize dönüyoruz, Ebru, Pınar ve Bora ata binmeye gidiyorlar, biz de Zeynep'le plaja biraz yüzmeye ve bolca da tembellik yapmaya gidiyoruz. Yüzerken bir ara yanıma zenci bir amca yaklaşıp bir şeyler söylüyor, ilk başta ne demek istediğini anlamıyorum. Daha sonra, İspanyolca arasında serpiştirdiği tek tük İngilizce kelimelerle konuşan adamın bana istakoz satmaya çalıştığını fark ediyorum. Sokak satıcılığının böylesiyle de ilk kez karşılaşıyorum, adama teşekkür ederek yanından ayrılıyorum. Yani orada evet desem, istakoz nerede, mayosunun içinde mi, ben alınca nereye koyacağım, nasıl ödeyeceğim, hala çözebilmiş değilim!
Küba'daki son günümüzde kahvaltıdan sonra erkenden otelden ayrılıyoruz. Planımız batıya doğru gidip Sancti Spiritus üzerinden Autopista Nacional'a çıkmak ve yol üzerindeki Santa Clara'ya uğradıktan sonra Havana'ya devam etmek şeklinde. Akşam da Havana'dan Londra uçağına bineceğiz. Sancti Spiritus'da kısa bir mola veriyoruz, biraz dolaşıp bir kaç fotoğraf çektikten sonra ayrılacağız. Pınar ile Ebru, burada bir sokak satıcısından aldıkları portakalların parasını öderken, üzerinde Che'nin resmi olan pesoları da veriyorlar, sonradan bunun farkına varınca pek bir hayıflanıyoruz ama çok geç. Bu pesolar turistler arasında çok rağbet görüyor, daha sonra Havana'da bunlara gerçek değerlerinin çok üzerinde paralar verip satın alıyoruz anı niyetine.
Sancti Spiritus'tan sonraki durak yerimiz Santa Clara. Burası Küba devriminde çok önemli yeri olan bir kent. 1958 yılının Aralık ayında Ernesto 'Che' Guevara komutasındaki gerillalar kente saldırmışlar ve diktatör Fulgencio Batista'ya bağlı birlikleri yenilgiye uğratarak kenti ele geçirmişler. İki gün sonra da Batista ülkeyi terkederek Dominik Cumhuriyeti'ne kaçmış. Günümüzde gezginler için Santa Clara'yı çekici yapan en önemli şey, Che için inşa edilmiş anıt “Monumento Ernesto Che Guevara”. Burada geniş bir alana hakim bir kaide üzerinde 1987'de yapılmış Che'nin dev bir heykeli var. Anıtın hemen altında ise Che'ye ait eşyaların ve Santa Clara muharebesine ilişkin fotoğraf ve eşyaların sergilendiği bir müze var. Müzenin yanındaki mozolede Bolivya'da öldürülen 38 devrimcinin büstleri yer alıyor. Bunlardan Che dahil on yedisinin Bolivya'daki gizli bir toplu mezarda bulunan kemikleri 1997'de, Che'nin öldürülüşünün 30. yılında Küba'ya getirilip bu anıt mezara defnedilmiş.
Santa Clara yolunda yol kenarı tabelası |
“Monumento Ernesto Che Guevara” ve bekçisi Öndeki yazılı metin Fidel'in Che'ye yazdığı bir mektup |
Santa Clara'da Pizza Hut'ın Küba karşılığı olan “El Rapido”da yediğimiz pizzalardan sonra tekrar Autopista Nacional'a çıkıp Havana'ya doğru yol alıyoruz. Bu otoyol çoğu yerde gidiş geliş üçer şeritli geniş bir yol. Ancak, bir yerden sonra bizim şeridimiz giderek daralmaya başlıyor, önce iki, sonra da bir şeride iniyor ve zemin kalitesi de giderek düşüyor. Bir noktadan sonra artık asfalt da kalmıyor ve keçi yolundan hallice bir yolda oldukça düşük bir hızla ilerliyoruz. Yolun durumuna veya ne yapmamız gerektiğine ilişkin dikkat etmemiz gereken herhangi bir işaret veya işaretçi de yok! Trafik de oldukça az, bizimle aynı yönde giden otomobiller olsa biz de onlara uyacağız. Bir süre sonra bizim keçi yolumuz, otoyolun ters yöndeki şeritleriyle birleşiyor ve dualar ederek ters yönde otoyola çıkıyoruz. Bu garip duruma gülelim mi, korkalım mı, ne yapacağımızı bilemeden, fazla hızlanmadan beşimiz birden gözümüz yolda epeyce tedirgin bir şekilde ilerliyoruz. Bir süre böyle gittikten sonra bizimle ayn yönde giden bir başka otomobili ilerimizde görünce yanlış bir şey yapmadığımızı anlıyoruz! Daha sonra yol tekrar ayrılıp bizim bildiğimiz bölünmüş yollara biraz benziyor da bizim de içimiz rahatlıyor.
Otopista kenarında devrimi anlatan tabelalar |
Zeynep ve Bora Fidel'in bir panosu önünde... |
Bu heyecanlı yolculuk sonunda kazasız belasız Havana'ya varıp otomobili kiraladığımız Hotel Ambos Mundos'a gidiyoruz, otomobili teslim edip eşyalarımızı da bu otele bırakıp uçuş saatine kadar Havana sokaklarına atıyoruz kendimizi. Biraz alışveriş ve Hostal Los Frailes'de içilen son birer mojito'dan sonra havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Havaalanında satın aldığımız Havana Club romlarımızı çantalara doldurup bu sıcak kanlı, yoksul ama neşeli insanların güzel ülkesine veda ediyoruz. Küba lideri Fidel Castro "Ülkemiz insanlara maddesel zenginlikler sunmak için çok yoksul olsa da, onlara eşitlik duygusu, insanlık onuru sunamayacak kadar yoksul değildir" demiş. Küba, bu satırların yazıldığı 2006 yılı itibarıyla 50 yıla yaklaşan bir zamandır süren ambargoların ve dışlanmışlığın getirdiği yoksulluğa ve yoksunluğa direnebilmiş ve her şeye rağmen onuruyla ayakta kalabilmiş, saygıyı hak eden bir ülke. Ama Fidel'den sonra ne olur, bilinmez. Umarım gelecek yıllarda Küba ile ilgili anılarımızı yad ederken “hani bir zamanlar fakir ama gururlu bir ülke vardı ya” diye başlayan tümceler kurmak zorunda kalmayız.
Küba'da Özcan'ın çektiği diğer fotoğrafların devamı için buraya tıklayabilirsiniz...