Bizim Maldivler'e gittiğimiz zaman, Türkiye'den bir tek Emirates uçuyordu oraya. Biz Şişkolar, İstanbul'dan arkadaşımız Gamze ile birlikte planlarımızı yaptık, Özcan internetten kalacak yer, dalış organizasyonu gibi işleri önceden ayarladı. Uçak biletleri biraz tuzlu oldu ama başka seçeneğimiz yoktu maalesef. Tam da geziden 1 hafta kadar önce çok sevdiğimiz Oran'daki Kalbur lokantasında yediğimiz midyeler nedeniyle Özcan'ın ayakları alerjiden iki katı büyüklüğünde şişmiş, üstünde korkunç görünümlü bül denilen kabarcıklar oluşmuş, Başkent Hastanesinde sorunun ne olduğu anlaşılamadığı için dört gün yatırılarak antibiyotik tedavisine başlanmıştı. Sonuçta Özcan'ı taburcu edecekler ama bizim tek derdimiz o ayaklarla dalış yapıp yapamayacağı olduğu için Ocak ayında doktora “denize girebilir mi acaba?” gibi sorular sorup sinir etmiştik adamcağızı. İçinden demiştir herhalde, “bu kış günü de denize girmese patlar mı” diye ama ne bilsin adam bir hafta sonra dalışa gideceğimizi. Neyse, biz sabah otobüsle İstanbul'a gittik, ama köprüden karşıya geçmek trafik yüzünden çok zor oldu. Bir yerlerde otobüsten atladık, dalış çantalarını sırtlanıp bir taksi ayarlayıp havaalanına ulaşmaya çalıştık. O zaman İstanbul'dan sıtkım sıyrılmıştı, 5 saatte Bolu dağı dahil kış vakti geldik İstanbul'a ama havaalanına gitmek için neredeyse bir o kadar daha zaman gerekmişti. Sonuçta bizi heyecanla bekleyen Gamze ile uçağa yetiştik. O zamanlar Emirates uçaklarının en arka üç koltuğunda sigara içiliyordu, hey gidi günler hey.
Biz check-in yaptırırken arkamızda kibrit çaksan alev alacak kadar alkol kokan bir Rus adam vardı, uçakta Özcan'ın arkasına düştü bu adamcağız ilk başlarda. Sonradan uçakta da içmeğe devam etti ve tabii şişede durduğu gibi durmadığından bu meret, kendi gibi alkol duvarını aşmış başka bir elemanla birlikte sağı solu rahatsız etmeye başladı. Üstüne kendisini ikaz eden kabin görevlisine de diklenince, bu iki kafadarı yerlerinden kaldırıp daha izole bir yere oturttular, bir daha da içki vermediler. Uçak Dubai'ye indiğinde ise bir anons yapıldı ve kimsenin yerinden kalkmaması istendi. Sonra uçağa eli silahlı polisler geldi ve adamları derdest edip götürdüler. Yani uçakta arıza çıkarmamak lazım, zaten artık çekip vuruyorlar biliyorsunuz.
Uçağımız uzun süre okyanus üzerinde uçtuktan sonra Maldivler'e inmek için alçalmaya başladı, o kadar alçaldı ki artık bir kara parçası görmeyi bekliyor insan. Sanki pencereden elimi sarkıtsam, denize dokunacak gibiyiz ama ilaç için bir kara parçası üzerinden geçmiyoruz. Bilmeyenler için belirteyim, ben uçaktan bayağı korkarım, “tamam” dedim, tam o sıralarda New York üzerinde Mısırlı bir pilot kafayı yiyip uçağı denize çakmıştı, bizim pilot da bunalımda anlaşılan, denize çakacak bizi derken, son anda uçak dalgaların üzerinden sıyırıp bir yere indi ve kuvvetle fren yaptı. Sonradan Maldivler havaalanını görünce durum daha iyi anlaşıldı. Bu Maldivler resmen karikatür adası gibi, hiç bir yükseklik yok, minik minik serpiştirilmiş adacıklardan oluşan bir ülke. Zaten küresel ısınma nedeniyle suların yükselmesiyle yok olup gideceklermiş. Hatta bu insanlara Okyanusya civarlarında yeni bir ülke ayarlamışlar diye duyduk ama ne kadar doğru bilmiyorum. Acaba talep etsek bizim için de bir ülke ayarlanabilir mi, komşularımızla pek iyi geçinemiyoruz da...
Maldivler havaalanı, burası da havaalanı adası olsun denilen bir ada üzerine inşa edilmiş. Hatta ada kısa gelmiş olmalı ki, pisti yapabilmek için başını ucunu biraz toprak dökerek uzatmaya çalışmışlar. Zaten Maldivler'de adaların fonksiyonları belli, bir ada başkent, bir ada sanayi bölgesi, bir ada depolama alanı şeklinde düzenlenmiş. Uçaktan iner inmez sımsıcacık, nemli tropikal iklime dikey geçiş yapıyoruz ve üstümüzdeki kışlıklarla hoş bir durum oluşuyor. Hava bulutlu ve yağmur yağıyor ama ısı hep 30 derece civarlarında. Bizi Özcan'ın yazıştığı acentadan birileri karşılıyor ve bavullarımızla beraber dış hatlardan iç hatlara geçmek üzere bir araca biniyoruz. Henüz daha uzun yolculuk ve iklim nedeniyle çevreyi anlamış değiliz, bindiğimiz araçla biraz gideceğiz herhalde diye düşünürken araç hareket edip pistin kenarına geliyor, sürücü pistin yanında durup şöyle bir sağa sola baktıktan sonra pisti geçip karşı tarafta duruyor, iniyoruz. Pistin öbür yanı iç hatlar ama olsun, her şeyi usulüne uygun yapıyorlar işte. İç hatlarda eğlence başlıyor. Etrafta Avrupalı turistler var, ortaya bambu koltuklar konulmuş, uçak şirketinin üniformalarını giymiş ufak tefek hostesler, yer görevlileri etrafta dolaşıyor. Yerler kum ve tüm görevliler çıplak ayak. Bagajlarımız el çantalarına kadar itina ile tartılıyor, çünkü bundan sonrasını deniz uçağıyla gideceğiz, ağırlık çok önemli. Oturduğum yerden turuncu renkli deniz uçaklarını görüyorum, pervaneli bu uçaklara deniz taksisi diyorlar ve sinek gibi biri iniyor biri kalkıyor. Oturduğumuz yerin bir yanı boyunca alçak bir duvar var, arkası okyanus, iskeleler var ve deniz uçakları bekliyor. Bu duvar boyunca da uçaklara gidiş için 1, 2 ve 3 numaralı kapılar var. Biz sabırla bizim uçağımızın (taksimizin) anons edilmesini bekliyoruz ama tüm yolcular hep 3 numaralı kapıdan uçağa çağırılıyor. Nihayet sıra bize geliyor, duvarın arkasına geçince bakıyorum ki 1 ve 2 numaralı kapıların önü yağmur yüzünden su birikintisi olmuş, o yüzden herkes 3 numaralı kapıdan geçiyor. Uçak korkum gene depreşiyor, pilot kabininin hemen arkasında ilk sıraya oturuyorum. Pilot kabininin kapısı açık, pilotlar Avrupalı görünümlü, Allahım, pilotlar da uçağı yalın ayak kullanıyorlar. Hatta pilotun yan camı açık ve aynen bizim taksi şöförleri gibi kolunu dışarı sarkıtmış. Epeyce gürültülü uçak havalanıyor ve okyanus üzerinde bir süre yol alıyoruz, minik minik serpiştirilmiş adaların üstünden geçiyoruz. Bizim gittiğimiz adanın adı Helengeli, kuzey Male atolünün minik bir adası. Anlaşılan bizim adaya varıyoruz, uçak dönüyor ve suya iniyor. Apar topar eşyalarımızı toplayıp iniyoruz, yağmur devam ediyor. Ne olduğunu anlayamadan okyanusun ortasında üç beş metre kare büyüklüğünde bir platformun üstüne indiğimizi, bavullarımızın da uçaktan indirildiğini görüyoruz. Bizimle birlikte bir Alman hanım daha var, yağmurdan korunmak için uçağın kanadının altında duruyoruz ama uçak yolcularıyla bir sonraki adaya gitmek üzere tekrar havalanıyor. Biz şaka gibi adadan 500 metre uzakta bir yüzer platformun üzerinde yağmur altında kalakalıyoruz. Tam bir dumur halindeyken Özcan hemen, biz şöyle yatarız, Alman hanıma da siz de şuraya kıvrılırsınız diye espri yapıyor. Sonra uzaktan bir sürat teknesi geliyor, bizi derdest edip tekneye alıyorlar, hızla adaya doğru gidiyoruz. Dalgalı deniz ve hız nedeniyle bavulların içindeki havlular bile dahil olmak üzere donumuza kadar ıslanarak adaya ayak basıyoruz nihayet.
Deniz taksileri |
Zeynep ve Gamze kumsalda |
Resepsiyonda hoşgeldiniz içeceklerimizi içip, evlerimizin anahtarını alıyoruz. Gamze ile komşu iki evde oturacağız, zaten adada tek bir resort var (genelde hep böyleymiş, ikincisi sığmıyor ki) tek tek evlerden, toplu halde yemek yenilen bir lokanta ve vakit geçirmek için minik kulübelerden oluşuyor. Gerisi tropikal bitkiler ve kumla kaplı. Evlerde bir oda ve odadan dışarı çıktığınızda açık hava tuvalet ve banyo var. Bu bizim açık havada ilk tuvalet deneyimimiz. Gelmeden önce açık hava tuvalet kavramından biraz korkmuştuk ama çok hoşumuza gitti. Çevresi yüksek bir duvarla örtülü, odayı yapmışlar ama çatısını örtmemişler, böyle birşey düşünün. Bir kere tuvaleti kokutmak gibi bir sorun asla olmuyor, yıldızların altında duş almak da ayrı bir zevk. Sadece uçan dolaşan böcüklere dikkat etmek gerekiyor. Özcan odanın klimasını dibine kadar açıp beni dondurunca ısınmak için kaçacak bir yer oluyor aynı zamanda.
Hemen dalış malzemelerini yüklenip dalış merkezine yollanıyoruz. Kayıt işlemleri tamamlanınca, dalış merkezinin kurallarını öğreniyoruz. Örneğin kaplumbağaların üstüne at gibi binmeyin gibi garip kurallar var. Günde iki tekne gidiyor dalışa, ayrıca dalış merkezinden tüpünü kuşanıp kıyıdan dalış yapmak da mümkün. Bu yüzden atollerin etrafından okyanusa olan gel-git nedeniyle oluşan müthiş akıntıların durumunu öğrenmek gerekiyor, bir tablo hazırlamışlar, günün her saati nereden nereye akıntı oluyor yazmışlar. Kıyıdan dalış yapılacak noktaları da haritaya işaretlemişler, gerisi size kalıyor. Ertesi günkü dalışlara katılmak üzere malzemelerimizi sepetlere yerleştiriyoruz, burada herkesin dalış bilgisayarının olması şart, akıntıları görünce hak veriyoruz. Gamze ile ben birer dalış bilgisayarı kiralamak zorunda kalıyoruz.
Ertesi gün İsviçreli rehberimiz Philip ve diğer dalgıçlarla dhoni denen kayığa biniyoruz, malzemeler çalışanlar tarafından getirilip yerleştirilmiş. Philip önce diğer dalgıçlara sonra da bize kısa bir brifing veriyor. “Biz sizinle suya atlayacağız, 3-5 metrede sırayla maske tahliye yapacaksınız” diyor. Malzemeler kuşanılıp BC'ler negatif hale getiriliyor. Organizasyon çok önemli ve çok dikkat ediyorlar. Önce rehber suya atlıyor ve akıntı durumunu iyice kontrol ediyor, çünkü yüzeyde bir tarafa, derinde başka bir tarafa akıntı olabiliyor. Rehber iyice ikna olduktan ve tekne kaptanıyla da anlaştıktan sonra tüm dalgıçların da hazır olmasını istiyorlar ve tek tek onay alıyorlar. “Aman bir dakika maskeme tükürecektim” gibi bir gecikmeye tahammül yok, hazırım dediğinizde hakikaten hazır olmanız lazım. Dalgıçlar teknenin kenarlarına diziliyor ve tamam dendiğinde negatif olarak suya atlıyorsunuz ve nehir gibi suda akmaya başlıyorsunuz. Philip bizi bir arada tutup sırayla maskelerimizi tahliye etmemizi kontrol etti, ikna oldu ve dalış bizim için de başladı. Akıntının bir iyiliği palet vurmak gibi bir derdiniz olmuyor, film şeridi gibi geçip gidiyorsunuz balıkların, mercanların arasından.
Dalışlar solo gibi hemen hemen, rehber ve diğer dalgıçlarla bir arada duramıyor kimse, ama nasıl olsa herkes aynı yöne doğru akıyor. Bir saatlik sürenin sonunda emniyet beklemenizi yapıp olduğunuz yerden çıkıyorsunuz, tekne gelip tek tek dalgıçları topluyor. Çok uzaktan çıkma durumu için ise herkese mutlaka birer emniyet sosisi veriyorlar.
Tam o yıllarda El Nino nedeniyle su ısısı yükselmiş ve mercanlar ölmeye başlamıştı. İlk izlenim biraz moral bozuyor bu bakımdan, ölmüş beyaz mercanlar öbek öbek duruyorlar ama onun haricinde her şey çok güzel. Sürü sürü balıklar, kaplumbağalar, köpekbalıkları bol bol.
İki dalış arasında uzun bir zaman kalıyor, yemek yiyip, etrafı dolanıp, geyik muhabbeti yapıyoruz. Çok fazla bir aktivite yok sonuçta minicik adada. Otel personeli genel olarak Hintli, Pakistanlı, Bangladeşli insanlardan oluşuyor. Buralarda iş bulabilmek için önceden para veriyorlamış, aşağı yukarı bir sene verdikleri paraya çalışıp, sonra para biriktirmeye başlayabiliyorlarmış. Yemeklerde bize servis yapan garson Pakistanlı, Türk olduğumuz öğrenince pek bir hoşuna gidiyor. Ama bira filan içtiğimizi görünce de şaşırıyor ve bizi biraz ayıpladığını hissediyoruz. Akşamları bazen Hintli barmenle muhabbet ediyoruz. Bizim odayı temizleyen bir çalışanla yarım yamalak sohbet ediyorum, daha doğrusu adam belki de odada bozuk paralarımızı gördü, merak etmiş. Sizin paranızda kaç sıfır var diye soruyor, daha o zamanlar altı sıfırımız duruyor paramızda, adama anlatmaya çalışıyorum ama hayalinde canlanamıyor, sonunda elimle kumun üstüne en ufak paralarımızı sıfırlarıyla yazıyorum, beş yüz bin, bir milyon diye.
Günün ışıkları azalırken adanın kum kaplı yüzeyinde taşlar hareket etmeğe, yürümeye başlıyor. Meğerse bizim taş zannettiğimiz zamazingolar kabuklu hayvanlarmış; yengeçler, gekolar falan oradan oraya koşuşturuyor. Bir de arada bir tropikal yağmur indiriyor, resmen birisi sifonu çekmiş gibi aniden çok kuvvetli yağıyor, sonra da aniden duruyor. Isı hiç değişmiyor ama, ılık ılık, çok hoş. Gel git nedeniyle adanın yüzölçümü her akşam ve sabah değişiyor, kumsalımız bir yok oluyor, bir kocaman oluyor.
Bir dalışta mutlaka köpekbalıklarını göreceğimiz bir noktaya gidiyoruz, bu sefer rehberimiz Alman Uwe, zaten kendisi de (ne demekse) köpekbalığı eğitmeniymiş. Yedi sekiz tane beyaz uçlu resif köpekbalığı etrafımızda dolaşırken biz akıntıya karşı durabilmek için bulduğumuz kayalara tutunmuş bayrak gibi dalgalanıyoruz. Bir ara derinlerden bir gri resif köpekbalığı gelip, şöyle bir ortalığı kolaçan edip gözden kayboluyor. Dalışın sonuna doğru emniyet beklemesinde daha henüz fazla aşina olamadığım aşağıda dolanan köpekbalıkları beni biraz korkutuyor ve kendime Gamze'yi siper olarak alıyorum.
Yine Philip'le yaptığımız bir sabah dalışında Philip'in akıntı yönünü iyi belirleyememesi üzerine tüm dalgıçlar tekrar tekneye toplanıyor, haydi bir daha hazırız deyip atlıyoruz, yok gene bir terslik var, akıntıya karşı yüzmemiz gerekiyor. Önümde palet vuran Gamze'yi görüyorum ama Özcan arkamda, başımı çevirip bakamıyorum bile, son enerjimizi de kullanarak bir kaya parçasına ulaşmaya çalışıyoruz. Sonunda Gamze ile ben bir kayanın ucundan tutunuyoruz, o zaman arkama bakıyorum ki Özcan yok. Çok merak ediyorum onu ama rehber dalışa devam etmemizi istediğinden kötü bir dalış yapıp tekneye çıkıyoruz, Özcan teknede oturuyor. Tabii onun elinde fotoğraf makinası ekstradan ağırlık yaptığı için daha önce tükenmiş ve palet vurmayı bırakınca da akıntı alıp onu götürmüş, tekneye çıkmış. Philip'in özürlerini kabul ediyoruz.
Bir gece dalışına karar veriyoruz, ben fotoğraf makinasına close-up takıp elime alıyorum. Aynı zamanda 100. dalışım olacak bu dalış. Hayatımda bu kadar başımın döndüğü, bu kadar çapariz olduğum başka bir dalış hatırlamıyorum. 12 metre civarında bir dalış ve elimdeki makina ile Gamze'ye, Özcan'a bizimle dalan Alman dalgıçlara, bilumum her şeye takılıyorum. Bir duvar boyunca sürekli akıyoruz ve ben elimde makinayı tutup diğer elimle feneri açıp kapamak zor geldiği için karanlıktayım. Feneri olan birisi yanıma gelince iyi ama bu seferde birbirimize dolanıyoruz. Sonuçta dalış bitti, ben de kurtuldum. Bu Avrupalılar mayolarını çıkarma konusunda pek bir istekliler. Teknede Gamze ile benim yanımda oturan İtalyan adam haşırt diye mayoyu çıkarıp Adem baba şeklinde görünmekten hiç çekinmiyor, Gamze ve benim kafa otomatik bir şekilde ters tarafa dönüyor.
Bir gün de kendimiz tüpleri kuşanıp kıyıdan dalmaya karar veriyoruz. Tek erkeğimiz Özcan rehberlik yapıyor, akıntı durumunu kontrol ediyoruz, işaretli dubadan giriyoruz. Özcan bir sonraki dubaya kadar gidip geri dönmeyi planlamış, iki duba arasının da yaklaşık 20 dakika falan süreceğini tahmin etmiş. Ama biz suya girer girmez bir nehire düşmüş gibi akıyoruz ve göz açıp kapayıncaya kadar sonraki dubaya varıyoruz, oradan da adanın ucundaki iskeleye. Ama sonrasında akıntı açık denize doğru gidiyor, geri dönmek zorundayız. Fakat o akıntıya karşı palet vurmak mümkün değil, kıyın kıyın kayalara tutunarak geri dönmeye çalışıyoruz, ben büyük kabiliyet gösterip, akıntıdan yorgun düşünce, akıntı beni alıp sırtımda tüple 15 santim derinliğinde biryerlerde kıyıya oturtuyor, debelenirken ayağımdan paletim çıkıyor, tam bir rezalet. Sonraki kıyı dalışımızı ise süper denk getiriyoruz, duvardan önce bir yana doğru akıyoruz, tam dalışın ortasındayken akıntı yönü değişiyor, bizi getirip girdiğimiz yere bırakıyor.
Adaya geldikten bir süre sonra Özcan'ın kulağında bir problem oluyor ve tıkanıyor, ağır işitmeye başlıyor. Yine de dalışları aksatacak bir şey değil ama. Alman rehberimiz Uwe bu durumu öğrendiğinde “daha ne istiyorsun, yanında iki kadın var ve sen onları duymuyorsun” diye takılıyor. Kadınlarla ilgili bir derdi vardı galiba, habire, “ah şu kadınlar” diye takılıyordu bize...
Uçmadan önceki son gün dalış yok tabii ki, bu sefer deniz uçağıyla değil önceden ayarladığımız hızlı tekne ile döneceğiz. Yaklaşık bir saatlik süper zevkli bir yolculuk yapıyoruz kocaman fiber tekne ile, uçar gibi önce havaalanı adasına gidip bavullarımızı emanete bırakıp, rehberimiz ile buluşuyoruz. Oradan adalar arası dolmuş gibi bir tekneye binip başkent adasına geçiyoruz. Maldivler müslüman bir ülke ve bazı adalara yabancıların, turistlerin gitmesine izin verilmiyormuş. Başkent Male Bahçelievler büyüklüğünde bir yerleşim. Pazar yerinde değişik sebze ve meyveleri fotoğraflıyoruz, başkanın evinin önünden geçip değişik mimarili bir camiyi de tesbitleyip bir iki hatıra almak için azıcık alışveriş yapıyoruz. Oradan bize çok enteresan gelen balık haline geçiyoruz, burada çok büyük hangar gibi yerde karınca gibi çalışan insanlar ellerindeki çok keskin kocaman bıçaklarla ton balıklarını ayıklayıp balık filetoları haline getiriyorlar. O kadar hızlı ve güzel yapıyorlar ki, huşu içinde kameraya çekiyorum.
Buradan Maldivler hakkında bir müzeye gidiyoruz, ülkenin kuruluşu, yerleşimi, insanlar hakkında mütevazi ama güzel düzenlenmiş bir müze, zevkle dolaşıyoruz. Sokaklarda kadınlar yerel uçuş uçuş elbiselerle, bazılarının başı kapalı ama rehberimiz bize Maldivler'de peçe takmanın yasak olduğunu söylüyor.
Akşam yemeğinde bizi yanlız bırakıyor, yemekten sonra deniz kenarında bir parktaki bir konser için tekrar buluşuyoruz. Büyük bir alanda kocaman sahne kurulmuş, bir pop grubu müzik çalıyor, etraf cıvıl cıvıl insanlarla dolu, çocuklar koşturuyor, ılık çok güzel bir ortam. Biz de hem rehberimizle muhabbet edip, hem de müzik dinleyip etrafı izliyoruz. Birden müzik grubunun çaldığı parçayı farkediyoruz ve biz hayretle ya bu Türkçe değil mi derken, rehber “nece olduğunu bilmiyorum ama benim kız bu şarkının hastası” diyor. Evet, çalan Tarkan'ın oynama şıkıdım şıkıdımı ve biz de şarkının sözlerine eşlik ediyoruz. Bir süre daha oyalanıp havaalanı adasına geri dönüyoruz, şortları çıkarıp kışlıklarımızı giyiyoruz.
Dolmuş tekne |
Male'de pazara gelen meyveler |
Maldivler son derece enteresan, dalış için süper, cana yakın, tropikal güneş ve palmiyelerle süslü altın kumsalların tadını çıkarabileceğiniz bir cennet adeta. Dalışlardan sonra hiç olmadık yarım günlük bir Male turunu kesinlikle öneriyoruz. Dalmayanlar için minik adalar bir süre sonra sıkıcı gelebilir, zaten genel olarak giden turistler ya dalmaya ya da balayına gidiyorlarmış. Yani sakin, başbaşa bir tatil harici beklentileriniz için uygun olmayabilir.
Maldivlerde çektiğimiz sualtı fotoğraflarına bakmak için buraya tıklayabilirsiniz....